ZEKAT İBADETİNDEKİ HİKMETLER
Kullarına maddi ve manevi nimetlerini ihsan
ve lütfeden Allah övülmeye layık olandır. Selama layık olan ise Muhammed s.a.v
ile ehli beytidir/evladı Resul’dür ve onların izinden gidenlerdir.
Zekât
mali bir ibadettir, yani malla mülkle yapılması kuranın birçok ayetinde açıkça
ifade edilen farz bir ibadettir. İnfak ise kulun Allah’ın rızasını
kazanmak için kişinin muhtaçlara malı veya nakdi ile yardım etmesidir. Bu
bakımdan infak, farz olan zekâtı, vacip
olan kurban ve fıtır sadakası ile her türlü hayrın
ifadesidir. Kuranı kerimin; ".. Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki:
"Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli
olanından artanını verin." (Bakara–219) beyanından açıkça anlaşıldığı
gibi, bir mümin kendinin ve bakmakla mükellef olduklarının asıl ihtiyaçlarını
karşıladıktan sonra kalan, zekâta tabi malından veya nakdinden muhtaç olanlara
vermesi, Allah’ın emridir.
“Sadakalar/zekât
malları Allah'tan bir farz olarak sadece şunlar içindir: Fakirler, düşkünler,
sadakalarla ilgilenmeye memur edilenler, kalpleri yakınlaştırılıp ısındırılacak
olanlar, özgürlüğünü yitirmiş olanlar, borçlular, Allah yolundakiler, yolda
kalmış kişi. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.” (Tevbe-60) ayet beyanı ile Cenabı Hak, zekatın kimlere
verileceğini de bizlere açıkça belirtiyor. Buna göre zekât, ayette vasıfları
belirtilen muhtaçların, zengin olup zekât verecek durumdakilerden alacağıdır.
Zekât zahiren sosyal ve toplumsal bir ibadet olup, eğer Kuranın emrettiği gibi
dosdoğru ifa edilirse, o toplumda sosyal rahatsızlıklar önemli ölçüde azalır.
Çünkü toplumsal rahatsızlıkların önemli bir bölümü ekonomiktir.
Yine Kuranda; “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır” (Ali İmran–189) “De ki mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım
sen mülkü dilediğine verirsin dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltirsin
dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her
şeye kadirsin ” (Ali İmran -26) buyrulur. Ki zengin müminler, bu ilahi beyanlardaki
iman ve şuurla, “mülkün sahibi
Allah’tır, ben ise o mülkün bu âlemdeki bekçisi olup onunla imtihan oluyorum” anlayışıyla infaklarını yapıp, muhtaç
olanlara zekât ve sadaka dağıtması gerekir.
Cenabı Allah; “Sana, neyi infak edip vereceklerini soruyorlar. De ki: "İnfak
ettiğiniz mal ve nimet; ana-baba, yakınlar, yetimler, yoksul ve çaresizlerle
yolda kalan için olmalıdır. Hayır olarak yaptığınızı
Allah en iyi biçimde bilmektedir." (Bakara–215) Ayeti ile infak
edilecek muhtaçların kimler olduğunu kesin
bir netlik ile bizlere apaçık bildiriyor. Buna göre infakta öncelik anne
baba, akraba ve komşu mesai arkadaşı vb. gibi sosyal yakınlardır. Bunlar içinde
anne ve baba muhtaç ise, yılda bir zekât veya infakla gözetilmeyip, her zaman
infak etmek ve bakmakla yükümlü olduklarımızdır. Fakat zekât verilip infak yapılırken kardeş akraba komşu gibi yakınlar
öncelikle gözetilmelidir.
Bu itibarla zekât, muhtacın zengindeki
hakkı olduğundan, eğer zekât muhtaç olmayana verilirse zekât verilmiş olmaz. Bu
aynı, Ali’ye borçlu olduğu halde kişinin borcunu gidip Ahmet’e ödemesi gibidir.
Ki, Ahmet’e ödeme yapmakla alacaklı olan Ali nin
borcu ödenmiş olmaz. Bunu beyanla bazı âlimler “zekât’ın muhtaç olana verilmediği anlaşılırsa verilmiş sayılmaz ve
tekraren muhtaç olanı arayıp bulunup ona verilmesi gerekir” demişlerdir. Bu
itibarla zekât ve infak eğer akraba komşu gibi yakınlara verilirse, ehline
verilip verilmediğinden şüphe ve tereddüt de edilmez. Çünkü herkes kardeşinin
akrabasının ve komşusunun muhtaç olup olmadığını kendisi gayet iyi bilir.
Fakat maalesef günümüzde zekât ve infaklar
bazı cemaatler, tarikatlar ve kurumlar tarafından kurs, burs, hizmet, dava vb. isimler adı altında organize olunarak pervasızca toplanıyor. Ki bunlar
halkımızın zekât ve infakının büyük bir kısmını ele geçirdiklerinden, kardeş
akraba ve komşu gibi muhtaçlığından
emin olunan fakire fukaraya infakın verilmesi engelleniyor. Ve Kuran’ın zekat
verilecekler olarak apaçık tanıttıklarına fakir, fukara, yetim ve muhtaçlara
zulüm yapılıyor. Bu engelleme zulmü, mümin bir zenginin infakının
Allah’ın emri gereğince yerine varıp varmadığı tereddüt ve şüphesini de
getirir. Yakınlarındaki muhtaçlığından emin olunan akraba, komşu ve sosyal
yakınları bırakıp, bu organizasyonlara infak yapmakla belki zekât verilmemiş
olur. Ve tekraren muhtaç olanın bulunup ona verilmesi gerekebilir. Buna göre
kuranın açıkça ve kesinlikle belirttiği gibi zekât, öncelikle akraba ve
yakınlardan muhtaç olanlara verilmesi gerekir.
Bu infak ve zekat vermekle alakalı
mevzularda toplumun kafası karışık olup,
yetkili kurumlar ve bu konunun uzmanı olan alimler
maalesef toplumun ihtiyaçlarını ve kafa karışıklığını çözecek görüş ve fetvalar
üretmiyorlar. Üretmedikleri gibi, bunlar yetki ve otoritelerini bu konuda
topluma didinerek çözüm getirmeye gayret edenleri diskalifiye etme ve engelleme
yönünde kullanıyorlar. Bu yetkili kurum ve sözde uzmanların
beceriksizliklerinden ve pasifliklerinden, Hala 1200 1300 yıl önce verilmiş
fetva ve değerlerle müminler zekât ve infak yapıyorlar. Mesela ilmihal ve bu
konuyla alakalı kitap ve âlimlerin birçoğu, yaklaşık
Yüzde 99 u Müslüman olan milletimizin
hazinesinden maaş alıp hayatiyetlerini devam ettiren yetkili kurum ve
uzmanların bunları düzenleyerek, toplumun önünü açıp kafa karışıklıklarını
gidermesi onların vebali olup asli
görevleridir.
Böyle akraba ve komşu gibi yakın fakire
muhtaç ve yetimlere zekâtın verilmesini engelleyip, ‘illa bizim kursa bursa
veya bizim hizmete bizim davaya zekâtları verin, biz sizin verdiğiniz infakları
Allah yolunda harcıyoruz, bize verirseniz zekâtınız kabul olur,’ gibi
ifadelerle müminleri aldatanların ürettiği bir saptırma daha vardır, o’da;
‘herkese zekat verilmez ancak ehil olana verilir ve
biz ehil abdestinde namazında olanlara dağıtıyoruz’ yalanıdır. Çünkü kuran
beyanlarından anlaşıldığı gibi Cenabı Hak, namaz kılana abdest alana zekât
verin denmediği gibi muhtaç olana verin diyor. Ayetteki “..kalpleri
yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar..” (Tevbe-60 ) ifadesinden de
açıkça anlaşıldığı gibi, İslam dışı olanlara, yani Müslüman olmayanlara dahi
eğer muhtaç ise zekat ve infak yapılır. Bu itibarla zekâtı bize ver, biz
namazlılara abdestlilere ve Allah için harcarız demek, büyük bir saptırma ve
yalan olup, fakirin yetimin muhtacın
hakkı olan infakı zekatı gasp etmektir. Bunlar
çeşitli unvan ve isimlerle faaliyet gösterip; hizmet, dava, burs, kurs, deyip
halkı soyuyorlar. Fakirin, yoksulun, garibin zengindeki hakkı olan zekât,
kurban, sadakalar vb infakı kendi organizasyonlarına kanalize edip aktararak,
zekât ve yardımın fakire, yoksula gitmesini engelleyip fukaraya zulüm
ediyorlar. Ki bunları beyanla Kuranda; “Gördün
mü o dini yalan sayanı, işte odur yetimi itip kakan. Yoksulu doyurmayı
özendirmez o, vay haline o namaz kılanların ki namazlarında gaflet içindedir
onlar. Onlar riyaya sapandır, onlar gösteriş yaparlar ve onlar yardıma, zekâta
engel olurlar.”(Maun 1…7) Buyrulur.
Velhasıl, buraya kadar infak ve zekât
ibadetinin zahirine yönelik bazı önemli gördüğümüz hususlarından bahsedildi.
Fakat “İslam’ın her temel değerinin
ledduni hikmeti olduğu” gibi, kuranın her birkaç sayfasında sıkça
bahsedilen zekât ibadetinin de ledduni hikmeti vardır. Ve bu hikmetleri
araştırmak şüphesiz kulların kemale ulaşıp insanı
kâmil olabilmelerinde gidecekleri yegâne yoldur.
Buna göre zekât’ın ledduni hikmet yönü ile
değerlendirilmesi şöyledir; Nasıl ki zahiri açıdan, yani şeriata göre zekat, herkes tarafından değil de zengin olan tarafından ifa
edilen bir ibadet ise, Hakikat
itibarıyla da zekat ve infak, ilim irfaniyet ve kemalat zenginliğine mazhar
olan âlim, arif ve ehli kemal tarafından, cahil olup ilim ve irfaniyetin mahrum
ve muhtaçlarını irşat ederek yapılır. Bunu ifadeyle kuranda; “Güzel, yapıcı bir söz, bir bağışlama,
ardından bir eziyet gelen sadakadan daha üstündür..”
(Bakara-263) buyrulduğu gibi, “.. Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, başkalarına
pay çıkaranlardır/ infak edenlerdir.” Beyanı vardır. Bu ayette geçen “rızık,” ifadesi hem zahiri mal mülk
gibi nimet zenginliğidir, hem de manevi nimetler zenginliğidir. Bu itibarla
manevi nimetlerin en hayırlısı ilim ve irfaniyettir ki, bunu “..De ki Rabbim
ilmimi arttır” (Taha-114)“.. Ve
kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir…”
(Bakara–269) Ayetleri açıkça ifade eder.
İlim sahibine âlim denildiği gibi irfaniyet ve hikmet ehline arif denir. Pir seyyid Muhammed Nur Hz. leri;
“İlim akılla tahsil edilir, irfaniyet
ise müşahede ile tahsil edilir.” Buyurur. Bu itibarla her âlim de muhakkak
ilim vardır, fakat irfaniyet yoktur. Âlim de irfaniyet olmadığından hikmette
olmaz. Fakat her arifte ilim muhakkak
olduğu gibi o, irfaniyeti ile hikmetin de mazharıdır. Onu için âlimler
tahsil ettiği ilimle halkı irşat eder ve ihtisasına göre toplumu aydınlatırlar.
Mesela ziraat âliminin çiftçilere, inşaat âliminin inşaat yapanlara, tıp
âliminin hastalara vb. yol gösterip onları aydınlatması gibi. İşte bu yol
gösterip aydınlatma, o âlimin ilim zenginliğinden dağıttığı zekât ve o ilmin
mahrumu ve muhtaçlarına yaptığı manevi infaktır.
Arif ise, ilim ve irfaniyet mazharı olmakla,
kendinde ve cümle eşyada mevcut olan Rabbi’ni bulup ona kavuşmuş kuldur. Ki insanın yaradılışının yüce amacı bu
imtihan âlemi olan yeryüzünde yaratıcıyı bulup, ona vasıl olmasıdır. İşte
bu yaradılışın yüce gayesine erişebilmesi için her mümin, arif ve ehli kemalin
infak ve zekâtına muhtaçtır. Bunu ifade ile cenabı Hak; “…eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden
sorun" Nahl(43) “…sorun zikir ehline eğer bilmiyorsanız” Enbiya(7) buyurur. Çünkü
arif ve kâmilin infakı olan irfaniyete mazhar olunmadan mümin bir kulun, bu imtihan
âleminde yaradılışının yüce gayesine ulaşıp Rabbi’ne kavuşması mümkün değildir.
Ancak kâmilin irşadı ile kul yaratıcıya vuslat edebilir. Bunu beyanla kuran; "Ey iman edenler! Allah’tan korkun.
O’na varıp kavuşmaya vesile arayın. O’nun yolunda mücahede/gayret edin ki
felaha/kurtuluşa eresiniz" Maide(35)
buyurur. Ehli kemal; “bu ayetteki
“vesileden” maksadın, kâmil mürşit olduğunu ifade etmişlerdir.
Bu itibarla bu âlemde yaşayan her mümin
ölmeden, yani bu âlemden göçmeden önce kâmili bulup onun infakı olan irşadından
nasiplenerek o’da, arif ve ehli kemal arasına karışması gerekir. Bir
kimse kâmilin infakı olan irşat olmadan bu âlemden göçerse, bir daha o irşadı
bulamaz ve cehalet perdesini kaldırıp Hakk’a kavuşamaz. Ve böyle bir kul
var olduğu her yerde, yani dünya kabir ve ahiret âlemlerinde ebediyen
Rabbın’dan perdeli olur ve Rabbi’ni müşahede edemez. Bunu ifadeyle kuranda; “Bu Dünyada kör olan ahirette de kördür”
(İsra-72)
buyrulur. Çünkü kulun imtihan âlemi, bu yeryüzü olan dünya âlemidir. Ki, Peygamber
ve velilerin irşat ve tebliği ancak bu âlemde olur. Rabbın müşahedesinin irşadı
sadece bu yeryüzü âleminde olduğu için, bir kulun bu âlemde kâmili bulup onun
zekât ve infakı olan irşadından nasiplenmesi yegâne gereklilik olduğundan
Cenabı Hak, iman sahibi olan müminlere hitaben; “ Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman
Allah’a ve Resulüne icabet edin..” Enfal(24) .Buyuruyor. Bu ayetteki muhatap müminlerdir ve
Mümin hayat bulmaya yani dirilmeye çağrılıyor. Ki bu dirilme Bir kimsenin
taklidi iman veya istidlal/delilli imanla Mümin olduğu halde, hakiki imanla
şereflenmesinin diriliğidir. Bu dirilik aynı zamanda cümle âlemlerde
Rabbi’ne vuslat etmiş arif ve kâmil kulluğa erişme diriliğidir. Çünkü üç
kısım imanla mümin olunur. Birincisi imanı
taklittir, imanı taklit müminlerinin imanı çok zayıf olup annesinden
babasından hocasından duyduklarıyla yetinip, yaratıcı hakkında bir araştırma ve
tefekkürü olmayan mümindir. İkincisi imanı
istidlal yani delillerle yaratıcıyı araştırarak türlü delillerle Hakk’ın
eserlerini görüp, gördüğü eserlerini delil yaparak Allah’a iman eden mümindir.
Üçüncüsü imanı hakikidir ki kendinde
ve cümle eşyada mevcut olan Rabbi’ne kavuşmuş hakiki bir imanla mümin olandır.
Ki bu imanı hakiki müminleri var oldukları her âlemde Rabbın’dan gayrı müşahede
etmeyip daima Rabbine vuslat keyfiyeti ile yaşarlar. Bu itibarla ayette ifade edilen ve mümine hayat verecek
olan dirilik hakiki mümin diriliğidir. İşte Bu diriliğe ulaşmak için, imanı
taklit ve imanı istidlal müminlerinin, zamanın
kâmilinin irşadı olan zekât ve
infakından muhakkak nasiplenmeleri icap eder. Bu nasiplenme, onların da
yaradılışlarının yüce gayesine uygun arif ve kâmil kulluğa erişmeleri için kesinlikle,
muhakkak gereklidir.
Çünkü Hz.Resulullah’tan sonra hidayet
daveti âlimler ve kâmil mürşit tarafından yapılır. Pir seyyid Muhammed Nur
Hz.leri “hidayetin baş mazharı Hz.
Muhammed s.a.v’dir, onun temsilcileri ise âlimler ve
kâmil mürşiddir” buyurmuştur. Bu Hz. Resulullah
efendimizin temsilcileri hakkında Cenabı Hak; “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyilik ve
güzelliği belirlenmiş olana özendirirsiniz, kötülük ve çirkinliği belirlenmiş
olandan sakındırırsınız..” (Ali İmran–110) Buyurur. Ki bu Resulullah
temsilcileri, mazhar olduğu marifet ve kemalatı tebliğ etmekte hiç tereddüt
etmezler ve hiç üşenmezler. Hz. Ali’nin “ilim
sarf edildikçe artar” dediği gibi onlar, Ruhani zenginliklerini muhtaç ve
mahrumlara sarf edip onlarla paylaşırlar. Onlar tevhidi hakiki marifetiyle
fenafillâh ve bekâbillah seyri ile yaşadıkları
gibi, bu marifeti yaşatmak için
fedakâr ve gayretli olurlar. Bunlar tevhidi hakikinin mahrum ve muhtaçlarını
arar bulurlar ve onların da fenafillâh ve bekabillah müşahedesine erişmeleri
için onlara infakta bulunurlar. Ve bu yolda yani mahrum ve muhtaçlara infakta
maddi ve manevi fedakârlıkla gayret göstermek onların mazhar olduğu ruhaniyeti
arttırır. Bunu ifadeyle cenabı Hak ; “.. sadakalar karşılığında artışlar getirir..”
(Bakara–276) buyurur.
Nasıl ki, zahiren zenginin malında
fakirin zekât hakkı varsa, arifin irfaniyeti de Allah’ın bağışı olup, o
irfaniyette mahrum ve muhtaçların hakkı vardır. Bunu beyanla kuranda Bunların mallarında belirli bir hak
vardır: Yoksul ve yoksun için. (Meariç-24,25) buyrulur. Kamil, arif bir kul, Mazhar olduğu
İrfaniyet ve ruhaniyetin Hakk’ın bağışı olduğu şuuru ile muhtaçları arayıp
bulmaz ve mahrumlara infakta bulunmazsa, Hakk’ın bağışı ondan kesilir ve irfan
fakiri olur. Kendisine Hakk’ın lütfettiği irfaniyeti mahrum ve muhtaçlara infak
etmekte gayret göstermeyip maddi ve manevi fedakârlıkta bulunmaması, arifin
irfaniyet ve ruhaniyetinde donukluk ve gerilemeye sebep olur. Ve mazhar olduğu
ruhaniyet ve marifet zenginliği azalarak zayıflar ve sözleri ruhaniyetten
mahrum ve cılız olur. Bu bağışın kesilmemesi için Hz. Ali’nin; “Ey Rabbimiz! Bize hidayet ettikten sonra
kalplerimizi döndürme bize leddunin den bir rahmet ver. Muhakkak ki Sen, yalnız
sen Vahhâb'sın, bol, bol bağışta bulunansın.”
(Ali İmran -8) ayetini sıkça okuyarak dua ettiği rivayet edilir.
Bu bağış mazhariyeti ile infakta bulunan
ehli kemal’in, gayret ve infakları karşılığında maddi hiçbir beklentisi olmaz.
Ve infakta bulunduğu mahrum ve muhtaçlara asla maddi bir külfet yüklemez. Bu
onların değişmez özelliklerinden olup bir
mürşidin Kamil olmasının da en belirgin özelliğidir. Bu konuda yüce
Allah ”Biz seni sadece müjdeci ve
uyarıcı olarak gönderdik. De ki bu hizmetime karşılık sizden bir ücret istemiyorum.
Ben ancak dileyen kişinin Rabbi’ne doğru bir yol tutmasını istiyorum“
Furkan (56–57) buyurur. Yine Kuran’ın’ birçok ayetinde peygamberlerin dilinden
; “…ben bu iş için sizden bir ücret/ödül
istemiyorum. Benim ücretim/ödülüm yalnız âlemlerin Rabbi’nden dir” Şuara (109–127–145–164–180) buyrulur. Ki bütün bu
ayetlerde açıklandığı gibi, velayet irşadı ile infakta bulunan bir mürşit, eğer bu infakına karşılık her hangi bir
maddi külfet ve ücret yüklerse o mürşidin kamil
olmadığının en büyük alametlerindendir. Velhasıl arif ve kâmil mazhar
olduğu marifet zenginliğini infak ederken bu zenginliği bağışlayan Allah’a
şükrederek, “Zekâtı vermek için
faaliyettedir onlar.” (Münafıkun-4) ilahi beyan gereği daima, manevi zekat ve infak gayreti
ile yaşar.
Kuranı kerimde; “Yine yola koyuldular. Biraz sonra bir kente geldiler. Kent halkından
yemek istediler, ama onlar bu ikisini konuk etmekten çekindiler. Orada,
yıkılmayı bekleyen bir duvara rastladılar; genç adam tuttu onu onardı. Mûsa "İsteseydin buna karşılık bir ücret elbette
alırdın." dedi. Dedi ki: "İşte bu, seninle benim aramın
ayrılmasıdır..." (Kehf–77,78) Buyrulur. Ki bu ayette Hz. Musa ile
Hızır’ın, yolculuklarında uğradıkları şehrin halkı, kendilerine yiyecek ve
içecek vermediği halde Hızır’ın, o şehir
halkının duvarını, Hz. Musa’nın ‘bunlar
bize yiyecek içecek vermedikleri halde duvarlarını neden yapıyorsun, bari
karşılığında yiyecek içecek alsa idik’ diye itiraz etmesine rağmen imar
etmesi ifade ediliyor. Ki, bu ayetin ledduni manası şöyledir; Hızır ve Hz.
Musa’nın gittiği O şehir, şeriat ahkâmına tabi olup o ahlak üzere
yaşayanlardır. Bir peygamber veya veli, o halk ile yaşayıp muhabbet sohbet etse
de onlar, sadece şeriat ahkâmı ve ahlakı ile yetinip İslam’ın ledduni
marifetinden uzak, nübüvvet ve velayet irfaniyetinden mahrum olduklarından,
onların bir nebiyi veya veliyi besleyebilecek gıdalandıracak irfaniyetleri
olamaz. Bu sebeple nebinin ve velinin ruhani açlıklarını ve ihtiyaçlarını
gideremezler. Fakat buna rağmen Hızır,
şeriat ahkâm ve ahlakıyla yaşayanların tevhidi hakikiye olan istidat
duvarlarını imar etti. Ve itiraz eden Hz. Musa ya “..Duvar, o kentte yaşayan iki yetim
oğlanındı. Altında, oğlanlara ait bir define vardı..”
(Kehf 82) dedi. Ve o “iki yetimin” hakkının korunması için bu
duvarı yaptım dedi. Yani Hızır o şehir halkı ile ilgi ve münasebet duvarını
imar ederek, onlara irşat ile infakta bulundu. Ki her insanın potansiyelinde
var olduğu halde, sahipsiz ve iki yetim
olan Nübüvvet ve velayet marifeti onlarda açığa çıksın ve onlarda arif ve
kâmil insan olsun diye, hiçbir karşılık beklemeden ve ücret almadan gayretle
çalışmasını ifade eder.
Hızır zamanın Kamil mürşididir ki Hızır’ın
ölümsüz ve her zaman sağ olması, yeryüzünde kâmil’in her zaman mevcut olmasının
ifadesidir. Velhasıl Hidayetin davetçisi
olan ehli irfan ve ehli kemal her zaman var oldukları bu imtihan âlemin de,
Allahın ihsanı ve lutfu ile mazhar oldukları ledduni
marifet ve kemalatlarıyla, manevi zekât ve infakı, mahrum ve muhtaçlara hiçbir
maddi karşılık beklemeden ifa ederler. Bizler de bu ledduni infaktan
nasiplenenlerden oluruz inşallah. Her şeyi en iyi bilen Allah’tır.
Nejdet Şahin
24 Ramazan 2009 Salihli