SELAMLAŞMANIN MAHİYETİ VE
HİKMETİ
İnsanlığa elçiler gönderen ve
gönderdiği elçilerle insanların selama ulaşıp salim bir kul olmalarını öğüt
eden Allah’a hamd ederiz. Ancak ve ancak Allah’ın övülmeye lâyık olduğunu bilerek
o’nu metheder o’nu överiz. Selam o’nun kul’u ve elçisi olan Hz. Muhammed’e ve evlâd-ı resule olsun. Rabbim bizleri de
evlâdı resule dâhil edip onlardan asla ayırmasın.
Yüce Allah
Kur’an-ı kerimde; “Bir selam ile
selamlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle yahut aynısıyla karşılık verin. Hiç kuşkusuz Allah Hasib’dir,
her şeyi güzelce hesaplamaktadır.” (Nisa –86) buyurarak, selamlaşmamızı ve
selamlaşmamızın nasıl olması gerektiğini bizlere açıkça beyan eder. Hz.
Resulullah s.a.v efendimiz ise; “Ruhumu
kudret elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, siz iman etmedikçe cennete
giremezsiniz, sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi
seveceğiniz bir ameli size haber vereyim mi? Aranızda selamı yayın.” Demiş ve daha başka birçok hadisi şerif beyanlarında selamlaşmadan ve selamlaşmanın faydalarından bahsetmiştir.
Başka millete mensup iken sonradan
Müslüman olan ilim erbabının; “ Kur’an-ı ve islamı,
örf ve geleneğine nakış gibi işleyip yaşadığı için Türk milletini severim.” Dediği
gibi, selamlaşmanın şekli, asırlardır milli kültürümüzde vahyin ve Resulullah
efendimizin öğretisi olarak, vahiyle sünnetle çelişmeyecek şekilde, leddun-i
marifete uygun bir merasim olarak tatbik olunmuş ve halen de olmaktadır. Ki
leddun-i marifet, islamın ve Kur’anın hem zahir
(dış) yönünü hem de batın (iç)
yönünü kapsar. Fakat maalesef bazı kimseler, asırlardır
yapılan selamlaşma merasiminin şeklini İslam a uygun olmadığı zannı ile
değiştirerek, milli kültürümüzün en temel değerlerinden olan ve leddun-i
hikmetler içeren selamlaşmayı
ısrarla değiştiriyorlar.
Bu değiştirme, bir
kimseyle veya gurupla karşılaşıldığında selamün
aleyküm denildiği gibi, ayrılırken de tekrar selamun aleyküm demek tekrarı
şeklinde oluyor. Ve maalesef bazı iyi niyetli dindar kimselerde bu
yozlaşmayı taklit ediyorlar. Yine bazı kimselerin milli kültürümüzdeki
selamlaşmayı terk ederek, karşılaştıklarında birbirlerine mirabaaa, veya merabaaa, veya marrhabalarr diyerek selamlaşmakla da selamlaşmayı
yozlaştırdıklarını müşahede ediyoruz. Ki bu satırların
yazılmasını bu iyi niyetli dindarların ve selamın mahiyetinden ve leddun-i
hikmetinden mahrum olanların uyarılıp aydınlatılma gayesi oluşturmaktadır.
Buna göre Kur’anın; “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur;
Selam’dır...” (Haşır-23) beyanından
anlaşıldığı gibi “selam,”
Allah’ın esma-i hüsnasından yani Allah’ın güzel isimlerindendir. Ve selamlaşma,
muhatabın “selam” ismi zuhuruna
mazhar olmasını niyaz / dua etmektir. Allah’ın “selam” İsmi’nin kelime anlamı; Esenlik, barış ve mutluluğun
kaynağı. Ayıplardan eksiklerden kötülüklerden afetlerden salim oluş. Selamet,
emniyet, sulh / barış, rahatlık, iyilik ve bütün korktuklarından emin olma,
gibi anlamlar ifade eder. Ki müminler birbirleri ile
selamlaştıklarında, işte bu selam isminin hidayet yüklü güzellikler içeren
anlamlarına mazhar olmak için, birbirlerine niyazda bulunup,
dua etmiş olurlar.
Asırlardır milli
kültür ve örfümüzde selamlaşma merasimi “selamun
aleyküm” diyerek yapılır. Bu selamı alan da, Kur’anın; “..selamlandığınızda,
siz ondan daha güzeliyle yahut aynısıyla karşılık verin. Beyanı gereği,
selamın aynı ile “Aleykümselâm”
diyerek veya “ve Aleykümselâm ve Rahmetullahi ve Berekatühü” diyerek
selam rahmet ve bereket niyazı ile cevap verir. Selam isminin mahiyeti, rahmeti
ilâhiyi ve bereketi ilâhiyi de kapsayıp içerdiğinden, selamun aleyküm diyene, sadece aleyküm
selam diyerek karşılık vermek te yeterlidir. Ve pratikte selam genellikle bu şekilde tatbik olunur.
Zahiren
selamun aleyküm diyerek selam vermek
sünnet olup, aleyküm selam diyerek selamı almak ise farzdır. İki cemaat, yani iki kalabalık gurup birbiri ile
karşılaşırsa, onlardan birisinin selam vermesi sünnet-i kifaye, selam alacak guruptan birisinin selam alması ise farz-ı kifayedir. Ki sünnet-i kifaye,
guruptan bir kişinin selam vermesiyle diğerlerinden selam verme sünnet-i
mecburiyetinin kalkmasıdır. Farzı kifaye ise, selamı alacak guruptan bir
kişinin selamı almasıyla diğerlerinden selamı alma farzıyetinin kalkmasıdır. Ve Allah’ın
selam ismine mazhar olunması için müminlerin her fırsatta birbirlerine yaptığı
bu selamlaşma, karşılaşıldığında büyük küçüğe, yürüyen durana, azlık çokluğa,
hayvan veya vasıta üzerinde olan yer de yürüyene, yüksekteki
aşağıdakini selamlayarak yapılır.
Zahiren bu şekilde
tatbik olunan selamlaşma merasiminin leddun-i
yönünü ifadeyle Kuran’da; “Bir
gündür ki o, ne mal, ne oğullar fayda verir. Yalnız kalb-i selimle Allah’a varan kurtulur.” (Şuarâ – 88.89)
buyrulur. Ki leddun-i açıdan, selam
ismi mazharı olan bir kul’un, kalb-i selimle ulaştığı kurtuluş ve selamete, mal
ve evlatlar ile ulaşılamaz, ancak selam ismi mazharı olmuş kalb-i selimle bu
kurtuluşa ve selamete ulaşılır. Kalb-i selime erişmek için ise, yüce Allah’ın; “Şirkten
başka olan günahı affedebilirim, şirki affetmem.” (Nisâ-
48,116) dediği ve hz. Resülullahın; “ümmetimin gizli
şirkinden korkarım” buyurduğu gizli şirk
günahından kesinlikle kişinin kurtulması gerekir. Ki bu da, kul’un kalbinin
masivadan, yani Allah’tan gayrı olanlardan daim zikir uyanıklığı ve tevhit
makamları keşfi irfaniyetiyle temizlenip, arınmasıyla mümkündür. Çünkü tevhit
makamları meratib-i ilâhidir.
(Allah’ın mertebeleridir.) Ve bu mertebelerin irfaniyetiyle ancak kişi Hakk’a
kavuşarak, kendindeki ve cümle âlemdeki tecellilerde daima Hakk’ı müşahede
eder. Bu Hakk’ı müşahede marifet ve kemâlatına kul’un ulaşmasını ifadeyle yüce
Allah hadisi kutside; “Ben göklere ve
yere sığmam, ancak mümin kulumun kalbine sığarım” buyurur. Ki böyle kalbi Allah’ın evi olup, kalbinde Allah olan mümin bir
kul, selam ismi mazhariyetiyle Hakk’a kavuşmuş, her türlü tecellide Rabbi’ni
tanıyıp müşahede etme esenliği, eminliği ve kalb-i selimliğiyle Hakk’ın beka’sı ile bekaya ulaşıp
ebediyen var olur.
Bu itibarla,
leddun-i yönden bir kimse selamun aleyküm demekle, gizli şirk’ten arınarak Rabbine kavuşmuş,
Hakk’ın bekasıyla bekaya ulaşmış kalb-i selim mazhariyetini muhatabı için niyaz
etmiş olur. Ki, bu güzel dua’ya muhatap olan kişi de, selamın aynı ile aleyküm selam veya daha ziyadesiyle cevap vererek, benim mazhar
olmamı istediğin gizli şirkten arınmış, Rabbin beka’sı ile beka bulma kalb-i
selim müminliğine, sende mazhar olasın diyerek dua ve niyazda bulunur.
Bunun ardından oturulur ve ilk selamı
verene meclistekiler birer, birer merhaba
derler ki, merhaba rahat ol, bizden sana herhangi bir
zarar ve rahatsızlık gelmez anlamını ifade eder. Sonra, o meclise selam vererek
gelen kişi, her merhabaya yine merhaba diyerek mukabelede bulunur. Ki bu
merhabalaşma, o mecliste Hakk’ın bekası ile beka bulmuş insanı kâmil
keyfiyetine ulaşmış müminlerin, ahvalini
ifade eder.
Daha sonra o meclisten ayrılmak üzere
kalkan kimse, tekrar selamun aleyküm demeyip Allah’a ısmarladık der. Ki, Allah’a ısmarladık demek, sizleri her
tecellisinde, yani gerek zat, gerek sıfat, gerek esma ve gerekse fiil
tecellilerinde Rabbin müşahedesiyle bekâbillâh marifetine havale ediyorum,
Allah’ın bekası ile beka bulmuş kulluğunuzu, bekâbillah kemâlatı ile muhafaza
ediniz demektir. Böyle bir dua’ya muhatap olanlar da, meclisten ayrılacak olana
güle, güle, uğurlar olsun vb. şekilde niyazda bulunup dua ederler. Ki, güle güle uğurlar olsun niyazı; Sen
de, daima Allah’ın cemal yüzü
tecellileriyle, ilâh-i zevklerle gülüp neşelenenlerden olasın demektir.
Velhasıl kimilerin tekrar tekrar
selamun aleyküm diyerek, kimilerin mirabaaa,
kimilerin marrhabalarr
diyerek asırlardır milli kültürümüzdeki tatbiki yozlaştırılan selamlaşma,
Muhammedi kullukla bekabillâh marifetine mazhar olma niyaz ve
dua merasimidir vesselam.
Bir de, eskiden faal
olan tekke geleneğindeki dervişlerin “Hu”
selamı vardır ki, bu Hu selamı,
tüm selamların aslı ve ana’sıdır. Çünkü selamun aleyküm, merhaba, iyi günler,
hayırlı işler, hayırlı yolculuklar vb. gibi selam niyaz ve duaların ve her
şeyin kaynağı Allah’ın zatıdır. Ve her türlü iş ve oluş Hakk’ın zatından açığa
çıkıp zahir olur. Yani kul’un ürettiği ve muhatap olduğu her tecellilerin
kaynağı zat’ı ilâh-i olduğundan, Allah zatı mevcudiyetiyle tüm yaratılmış
varlıklardan ayrılmış olsa, ne bir iş, ne bir oluş, ne de bir varlık kalır.
Çünkü bunların hepsi Allah’ın zatı ile var olurlar. Bunu beyanla Kur’an da “…O’nun veçhinden / yüzünden başka her şey
helâktedir, yokluktadır…” (Kasas,
88) Buyrulur.
Ehl-i Kemâl; “ Hu, Hakk’ın gaybı
mutlak hüviyetinin ismidir” demişlerdir. Ki, gaybı
mutlak hüviyet Hakk’ın Zatı’dır. Ve Hakk’ın Zat hüviyetinin ismi Hu dur. Hakk’ın zatı her bir şeyin aslı
olduğundan Hu ismi, her şeyin cümle
varlığın aslını ifade eder. Ki, milli kültürümüzde komşuya, arkadaşa veya
herhangi bir kimseye her bir şeyin aslı olan Hu ismiyle Hu komşu, Hu kimse yokmu,
Hu arkadaş, Hu evde misin, Hu
geliyor musun vb. şekilde hitap edilir. Ve bebek beşikleri daima Hu Hu diyerek sallanır. Bu itibarla
bütün bunlar vb. değerler, tesadüfî oluşumlar değildir ve her birisinin
leddun-i hikmeti vardır. Bu oluşumlar Mevlâna, Yunus, Hacı Bektaş. Hacı bayram, Niyazi Mısri ve Hasan Fehmi Tezdoğan hazeratları gibi,
asırlardır milletimizin bağrında yetişmiş yüz binlerce insanı kâmil dervişin,
milli kültürümüze Kur’an ve Muhammedi
kulluğu yerleştirmesiyle oluşmuş değerlerdir.
Rabbim bu
değerlere ve selamlaşma merasimlerine riayetle bizleri de “Selam” ve “Hu”
isimlerinin leddun-i mahiyetine mazhar olan kulların zümresine ilhak eyler
inşallah.
Nejdet
Şahin
6- Haziran 2010
Salihli