BEN MELAMET HIRKASINI KENDİM
GİYDİM EYNİME
(Haydar Haydar)
AÇIKLAMASI
Övünmek cümle
âlemleri ve bu âlemlerdeki tüm varlığı kendi
zat’ı mevcudiyetinden yaratan Allah’a mahsustur.
Selama layık olan ise,
aşkına cümle âlemler ve âlemlerdeki varlıklar
yaratılan, Hz. Muhammed s.a.v efendimiz ve onunla beraber, her zamanda
sağ ve mevcut olan ehli beyt’tir,
evladı Resul’dür. O evladı Resul ki, kıyamete kadar
insanlığı makamı velayet irşadı ile
geçmişte aydınlattığı gibi, halen
aydınlatmakta ve gelecekte de aydınlatacaktır.
Çünkü insanlığın
yaradılışının ideal gayesi olan olgunluğa, yani
insanı kâmil makamına ulaşabilmesi ancak evladı Resul
irşat aydınlığı ile mümkündür.
Evladı Resul’ün en kemal’li ve ziyalılarından
olup, zamanında etrafını irşadı ile aydınlatan ve
mahlası / lakabı “Nesimi” olan Hazret’in, Türk
dünyasında pek meşhur olup, dilden dile dolaşan
ilahi’sini şerh etmeyi, bize ihsan ve nasip ettiği için,
Allah’a şükürler olsun.
Hz Nesim’i buyurdu:
BEN MELÂMET HIRKASINI
KENDİM GİYDİM
EYNİME
ARU NAMUS
ŞİŞESİNİ
TAŞA ÇALDIM KİME
NE
HAYDAR HAYDAR
TAŞA ÇALDIM KİME
NE
Melâmet
hırkasını eyni’ne giymek,
insanın cümle kulluğunda Melamiliğin hâkim olup
Melamiliğe dâhil olmasıdır. Ki, Melamilik cümle
peygamber ve insanı kâmil olan evliyanın
ulaştığı kulluk mertebesidir. Melamiler için
Kuranı kerimde, “Ey inananlar, içinizden kim
dininden dönerse Allah onun yerine öyle bir kavim getirir ki; Allah
onları sever, onlar Allah’ı severler, onlar müminlere
karşı boyunları büküktür/mütevazı ve
merhametlidirler. Kâfirlere karşı başları
dik/izzetlidir. Onlar Allah yolunda mücadele ederler, dil uzatanın levminden/kınamasından korkmazlar. Bu
Allah’ın dilediğine yönelttiği bir lütuftur /
ihsandır…” (Maide, 54) buyrulur.
Ki, ehl-i kemâl, bu
ayetin Melâmîleri tarif ettiğini beyan etmişlerdir.
Çünkü kınayanın kınamasına aldırmamak
Arapça ‘levm’ kelimesidir ki,
kınanmak manasında olup, melâmet demektir.
Ayette ifade edildiği gibi
Melâmîler, Allah’ı sevdikleri gibi, Allah da onları
sever, yani Allah’la sevişirler. Melamiler daima Cenâb-ı
Hak’la vuslatta olduklarından, onlar Hakk’ın kendilerini
kınamasından, Hakk’a vuslattan mahrum olmaktan ve
Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmemekten korkarlar.
Melamiler, Halkın onları cehalet ve gafletle kınamasına
aldırmadıkları gibi, cehalete ve zulme karşı, irfâniyet ve kemâlatlarıyla
dik ve çetin durup boyun eğmezler. Hidayet tecellilerine ve
müminlere karşı ise, mütevazı ve hürmetlidirler.
Şeyh-ül
Ekber Muhiddin Arabî
Hazretleri, Fütuhat-ı Mekkiye adlı
eserinde: “Melâmîler;
bunlara melâmetçiler de denir. Bu ad dahi lügat
yönünden, bunlar için zayıf bir kelime olmuş olur.
Bu gibi kişiler, Allah yolunun efendileri ve önderleridir.
Bütün âlemin tek efendisi bunların arasındadır.
İşte o büyük efendi de Resûlullah
Muhammed (sav) Efendimizdir. Bunlar, Hak Teâlâ’nın emir
ve yasaklarını bu âlemde yerleştirdiler,
kuvvetlendirdiler. Sebeplerini yerli yerinde açıkladılar.
Yaramayanların da nedenlerini anlattılar. Dünya evine yarayacak
hacetleri dünyaya bıraktılar, ahiret
gününün hacetlerini de ahirete
bıraktılar. Eşyaya Allah’ın baktığı
nazarla baktılar, gerçekleri birbirine
karıştırmadılar.” Diyor.
Bu itibarla Yunus emre, Niyazi Mısri, Hz. Mevlana vb. gibi çeşitli
zamanlarda yaşayıp insanlığı
aydınlatmış olan insanı Kamil veliler de, “Melami”
olduklarını beyan etmişlerdir. Çünkü Melamilik
Pir Seyit Muhammed Nur Hz.lerinin buyurduğu gibi “Kulun fenafillâh olup Hz. Muhammed s.a.v ahlakıyla ahlaklanmasıdır.” Fenafillâh
kulun cehaletle kendine ve eşyaya nispet ettiği varlıkların
yokluğunda Hakk’ın zat’ı mevcudiyetinden ve
tecellilerinden gayrı görmemesidir. Melamiler Hakk’a vasıl
/ kavuşmuş ve Hakk’ın “Beka”sı ile beka
bulmuş kulluklarında “İnsanı kâmil”
marifetinin zahir olup açığa
çıktığı kulluktur. Bu itibarla
insanlığı tebliğ ve irşadı ile aydınlatmış
olan cümle peygamberler ve insanı kâmil olan veliler
Melami’dir.
Peygamberlikle irşat Kur’an-ı Kerim’deki “Muhammed sizin
erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. O
Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur…” (Ahzab, 40) beyanı mucibince cümle
peygamberin imamı Hz. Resûlullah
efendimizle nihayete ermiştir. Velayet yolu ile irşat ise, Hz. Resulullah’la beraber aynı zaman ve
coğrafyada, cümle evliyanın imamı olan Hz. Ali’nin
şahsında zahir olmuştur. Ve bu irşat kıyamete kadar bu
âlemde evladı Resul tarafından icra edilecektir. Evladı
Resul yani ehlibeyt üçtür. Birincisi soy, ikincisi manevi,
üçüncüsü ise hem soy hem de manevi olup, bu iki
hasletin birleştiği “Pençeyi âli
aba”dır. Yani Hz Resulullah’la
beraber Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Ve Hz.
Hasan’ın ve Hz. Hüseyin’in hem manevi hem de soy
hasletlerini taşıyan evlatlarıdır.
Asrısaadette Hz. Resulullah’ın “ehli beytimdir”
dediği, soyundan gelmeyen Manevi evladı Resul olan sahabeler
vardı, fakat bunların en meşhur ve çarpıcı
örneği Selmanı Farisi Hz.lerdir ki,
Hz. Selman, Faris’i, yani İranlı
olup, Hz. Resulullah’ın
yaşadığı coğrafya ve oradaki insanlarla hiçbir
akrabalığı ve yakınlığı yoktu. Selman
hakkında Hz. Resûlullah efendimiz,
“Selman benim ehlibeytimdir” ve yine “ Selman bendendir ben selmandan” buyurmuştur. İşte manevi
evladı Resul olan bu sahabeler, daha ziyade irşatla görevli
olanlar idiler. Bunlar gördükleri “meratibi
ilahi” seyri süluk’u ile
kendilerinin ve cümle eşyanın nispet varlığından
fenafillâh irfaniyeti ile soyunup Hakk’a
kavuşmuş, Hakk’ın Bekası ile beka bulmuş,
Muhammedi ahlakla ahlaklanıp, yukarıda
evsafı belirtilen “Melami” neşesi ile yaşayanlardan
idiler.
Bu itibarla, cümle zaman ve
coğrafyada yaşamış ve yaşayan “Melamiler”
manevi evladı Resul olup, irşatları ile insanlığı
aydınlatmışlardır. Ki, bu mevzu Kuran’da “Muhammed
Allah'ın elçisidir. Onunla beraber olanlar inkârcılara
karşı çetin, aşılmazdırlar. Kendi
aralarında ve müminlere karşı yumuşaktırlar.
Onlar secde ve rükû ederler. Allah’tan bir lütuf ve
hoşnutluk isterler. Görünüşlerine gelince
yüzlerinde secde eseri / izi vardır. Biz bunu Tevrat’ta da
aynı şekilde yazdık. İncil’de ise ekin filizi ile misâllendirdik...” Fetih, 29 ayeti ile
beyan edilir. Ki Tevrat, Peygamber Efendimizden yaklaşık 1200,
İncil ise yaklaşık 600 yıl evvel inzal olmuştur.
Ayette bahsedilen “Muhammed’le
beraber olanlar” manevi evladı Resul’dür. Bunlar
fenafillâh irfaniyetiyle yokluğa
ulaşmış, Hak’la beka bulmuş Muhammedi ahlak ve
Melâmet neşesiyle tüm zamanlarda var olan kullardır. Bu
itibarla manevi evladı Resul, Peygamber Efendimizin unsur bedenle bu
âlemde zuhurundan evvel de var idiler, halen de mevcut olup sonra da var
olacaklardır. Bunların “yüzlerindeki secde izi,”
kulun yokluk irfaniyeti olup fenafillâh
keşfidir. Velhasıl “Ben melâmet hırkasını
kendim giydim eynime” buyurmakla Hz.
“Nesimi,” vasıfları yukarıda beyan edilen,
evladı Resul irşadı ve Melâmet neşesiyle
hâsıl olan olgunluğa, yani insanı kâmil
makamına ulaştığını beyan ediyor.
Melamilik, insanı kâmil
marifetiyle açığa çıktığı
için, kâmil’in anlayış ve ahvali cahiller
tarafından tenkide uğrar ve ayette belirtildiği gibi o,
“kınanır.” Çünkü cahiller
doğruluğuna ve yanlışlığına bakmadan atadan
kalma değerlere ve geleneğe tabi olurlar. Cahiller Din’e
sirayet etmiş olan ve kuranla, Hz. peygamberin uygulamalarıyla
aynı olmayan değerlere bağlı kalmayı, dindarlık
olarak görürler, kendilerini uyaran zamanın
Kâmili’ni ise, sapıklık ve dine riayet etmeyen gibi vb.
vasıflarla kayıtlar ve Kamil’e zülüm yaparlar. Hatta
onun katline fetva verip zamanın Kâmili’nden istifade
edemedikleri gibi onun kanını akıtırlar. Aynı
imamı azam, Şemsi tebrizi, Şeyhül Ekber Muhiddin Arabî Hz.leri vb. gibi. Ki, Hz.
Nesimi’nin de cahiller tarafından işkence edilerek şehit
edildiği rivayet edilir. Bu itibarla cümle peygamberler ilim ve irfaniyetle zuhur etmelerine rağmen, Peygamberleri
cehaletle ret ve inkâr edenler daima atadan kalma değerlere ve
geleneğe uymamakla peygamberleri itham etmişlerdir.
İşte beyitte ifade edilen
“arı namus şişesi,” halkın cehalet
kaynaklı anlayışlarıdır. Bunu beyanla Hz. Nesimi, ben
melâmet neşesi ve insanı kâmil marifetiyle
ulaştığım kulluğumda, Allah’ın
buyrukları ve Hz. Peygamber efendimizin ahlakı üzere
yaşıyorum ve cahil halkın beni kınamasına
aldırmıyorum, ben cehaletin oluşturduğu “Arı
namus şişesini taşa çaldım kime ne” diyor.
Her beyitte tekrarlanan
“Haydar” ise, Hz. Ali kv. nin lakabı olup, atılgan aslan ve devamlı
diriliği ifade eder. Hz. Ali zahiren de Hz. Resûlullah
efendimizle ve diğer sahabelerle katıldığı
savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş,
kılıcı Zülfikar ile fetihler yapmış, İslam
dünyasında haklı bir şöhrete
ulaşmıştır.
Hakikat’te ise, Hz. Ali
cümle insanı kâmil olan evliyanın kemalat
ve marifetinde her zaman sağdır, diridir. Fetih açılma
açma, Zülfikar ise, Marifet demektir. Her Kamil olan velinin
irşadındaki fetih’te, Hz. Ali nin
imam olduğu velayet zahir olur. Ve o velayet marifeti olan
Zülfikar’la, cehlin oluşturduğu anlayış ve
zanların başları kesildiği zaman, o kul, “velayet
fethiyle” arif ve kâmil olur. Bu itibarla, her zamandaki Melami
olan insanı kâmil’in marifet ve irşadında, Hz. Ali nin imam olduğu velayet sağ ve diri olup
“Haydar”dır. Vesselam.
GÂH ÇIKARIM
GÖKYÜZÜNE
SEYREDERİM ÂLEMİ
GÂH İNERİM
YERYÜZÜNE
SEYREDER ÂLEM BENİ
Melâmet neşesi ile var
olan insanı kâmil’in iki yönü vardır.
Kamil’in bir yönü daima mutlak olan Hakk’a
dönüktür ki, Kamil bu yönü ile Hak’tan
hiç gaflet etmez, daima Hak’la olur. Kamil’in diğer
yönü ise mukayyet olan Kulluğa dönük olup, halk
içinde beşeri ihtiyaçlar ve münasebetlerle
hâsıl olan bir kullukla var olur.
Kamil’in böyle hem
mutlak olan Hakk’a hem de mukayyet olan Kulluğa yönelik
olması ona kusur olmaz. Çünkü o, Hakk’a
baktığında sırf Vahdet’e ait olan Rahman, Rahim, settar Gaffar vb. gibi olan esma tecellilerini
görür ki, bu aynı zamanda onun yükselerek Gök ehli
olmasıdır. Çünkü bu Hakk’a ait olan esmalar,
Halk’ın oluşturduğu ikilik olmayıp,
Allah’ın vahdaniyetini temsil eden isimlerdir. Bu itibarla
Göğe yükselmek yeryüzündeki kesretle değil,
Vahdet olan Gökyüzü ile teşbih ve beyan edilir.
Çünkü Gök’te tek renk hâkimdir. Bu tek renk olan Ulûhiyetin Vahdeti’ne, yani
Allah’ın Bir’liğine yükselmek ise, bir olan
İlahi sevgiliyi, müşahede etmek olup
“Gökyüzüne çıkmak” tır. Âlem,
mutlak varlığın zuhuru olan esma demektir. Âlemi seyretmek
ise, gerek Hakk’a, gerekse kullara ait olan cümle esmayı /
âlemi Vahdet’in zuhuru olarak görüp, esmanın /
âlemin yokluğunu müşahede etmektir. Vesselam.
İnsanı Kamil,
kulluğa yöneldiğinde Allah’ın mukayyet olan kesret
zuhurunu müşahede eder. Yani Ulûhiyetin tecellisi ile
Halk’a ait isimler kesretini oluşturan, ağaç, taş,
toprak, insan, hayvan vb. varlıkları görür. Bu mukayyet
olan kesret yeryüzündeki çokluktur. Bu çokluğu
oluşturan esmalar, kul olması itibarıyla kâmil’e
tesir eder, fakat onu gayriyete
düşürmez. Bunun için “yeryüzüne
inerim” demek, ben kul ve aciz olmakla kesreti oluşturan
esmaların tesirine girerim demektir.
“Seyreder âlem
beni” sözünün manası ise, mukayyet olan kesret
tarafından seyredilirim demektir. Bunu beyanla insanı kâmil
olan Hz. Nesim’i, “Gâh çıkarım
gökyüzüne seyrederim âlemi gâh inerim
yeryüzüne seyreder âlem beni” Buyurmakla bazen mutlak
olan Hakk’ın vahdaniyetine Bir’liğine ait tecellilerle
göğe çıkıp esma olan Âlemin yokluğunu
seyrederim. Bazen de mukayyet olan kesret âlemi tesiri ile seyredilirim
diyor.
SOFULAR HARAM DEMİŞLER
BU AŞKIN ŞARABINA
YAR DOLDURUR BEN
İÇERİM
GÜNAH BENİM KİME NE
Sofu, din’in batın
yönünden gafletle, sadece dinin şeriat’a ait olan zahir
yönü ile kulluk yapan, ve bu kulluğunu
da Kamil bir kulluk zanneden, kendisi gibi kulluk yapmayanları ise eksik
gören kimsedir. Beyitte ifade edilen Aşk, Allah aşk’ıdır,
ilahi aşka dair yapılan irşat şaraptır, bu irşat dan istifadeleşmek ise, ilahi aşk’ın
Şarabı’nı içmektir. Bu irşat dan hasıl olan ilahi zevk, aşığın,
sarhoşluğudur. Kadeh ise aşığın
gönlüdür. Gönül kadehi, Kamil olan Mürşidin
telkin ve irşadı ile dolar. Vesselam.
Din’in zahir yönü
olduğu gibi batın yönü de vardır. Din’in
zahirini şeriat oluşturur ki, ilmi şeriat kulun ibadet ve
davranışlarının ne şekilde ve nasıl
olacağıyla ilgilenir. Mesela namazda secdenin
rükû’un ne şekilde yapılacağını,
insanlar arasında olan ticaret ve sosyal ilişkilerin nasıl
olacağını düzenler.
Dinin batınına ait olan
ilimler vardır. Bu batın ilimlerin de tahsil edilmesiyle ancak, dinin
hem zahir hem batın kulluğu o kimsenin şahsında kemal bulur
ve o kişi İnsanı kâmil olur. Dinin sadece zahiri ile
yetinip batın ilimlerinin cahili ve gafili olmak, o kulun
eksikliğidir / nakıslığıdır. İşte sofu
böyle nakıs / eksik bir kullukla dinin ilahi aşka ve
batınına ait olan değer ve ibadetlerle meşgul olmayı
cehalet ve gafletle günah olarak görür. Fakat
“melâmet” marifetiyle insanı kâmil olan Hz.
Nesimi, “Sofular haram demişler Allah aşkın’dan
istifadeleşmeye, ilahi sevgili olan yârim, bana Kamil’in
telkin ve irşadında gözükür, ben o irşat
şarabını içmekle, ilahi sevgiliyi müşahede edip
sarhoş olurum, eğer bu hal günah ise ben
günahkârım” diyor.
GÂH GİDERİM
MEDRESEYE
DERS OKURUM HAK
İÇİN
GÂH GİDERİM
MEYHANEYE
DEM ÇEKERİM AŞK
İÇİN
Pir seyyid
Muhammed nur Hz.leri, “Kuranı kerim dört ilim ve yedi makam
üzere inmiştir.” Buyurur ki, bu dört ilim şeriat
ilmi, Tarikat ilmi, Hakikat ilmi ve Marifet ilmidir. Şeriat’a ait
olan zahir ilimler medresede, yani bugünkü ihtisas elde edilen
üniversiteler ve yüksek okul vb. gibi olan okullarda tahsil edilir.
Ve medresede tahsil ettiği ilim’le, o kimse hukukçu,
edebiyatçı tıp uzmanı vs. olur. Bu zahir ilimlerden
bazıları mesela fıkıh, kulun zahiri ibadet ve
davranışlarını düzenler. İşte yukarıda
vasıflarından bahsettiğimiz sofular, din’in
batınından aşk boyutundan gafletle, din demek fıkıh
demektir anlayış ve cehli ile ilahi aşk’a dâhil
olmayı din dışı olarak görürler.
Bir kimse dinin sadece zahiri olan
şeriat ilmi ile kulluk yaparsa, o kimse ahirette
nefsini cehennem ateşinden koruyup, amel cennetine dâhil olur. Fakat
makamı insan’a yükselip İnsanı kâmil
olamadığı için o kimse eksiktir / nakıstır.
İşte bu nakıslık Kamil bir kulluğa
eriştirmediği için o kimse, dünya ve ahirette
hüzün ve kederle yaşar.
Makamı insan’a
ulaşarak kul’un insanı Kamil olması, dinin
batınına ait olup Kuran’da “Leddun”
(Kehf-65)
olarak beyan edilen, tarikat, hakikat ve marifet ilimlerini tahsil etmesi ile
mümkündür. Bu ilimler eskiden tekkelerde Kamil olan mürşid’den tahsil edilirdi. Bu gün ise
tekkeler fonksiyonlarını kaybettiklerinden, doğru ve isabetli
bir kararla kapatılmıştır. Fakat İnsanı Kamil,
daha evvel beyan edildiği gibi “melâmet” neşesi ve
evladı Resul irşadıyla her zaman mevcut olup, bu irşat,
kulun var olduğu tüm zaman ve mekânlarda devam eder.
İşte zamanın kamili’nin
irşat ve marifetinin hâsıl olduğu, ehli zikrin, ariflerin
ve ehli kemalin meclisi, Hak âşıklarının
“meyhanesi” olup, âşıklar orada ilahi aşk
irşadı ile sarhoş olup zevki ilahi ile lezzetlenirler
keyiflenirler.
Bunu beyanla Hz. Nesimi, “Gah
giderim medreseye ders okurum Hak için” beyanı ile, medresede öğretilen dinin şeriatına
muhakkak tabi olup Allah’ın emir ve yasaklarına kesinlikle
riayet ederim. Fakat benim bu riayetim, nefsimi huri, gılman,
köşk vb. amel cenneti nimetleri ile nefsimi lezzetlendirmek
için olmayıp, ilahi sevgili olan cenabı Hak emrettiği
içindir. Yani “Hak için” dir
diyor. Ve devamla “Gâh giderim meyhaneye dem çekerim
aşk için” beyanı ile de, Hakk’ın emri olan
şeriat’a kesinlikle riayet etmekle beraber, Kamil’in
irşadının zahir olduğu, ehli aşk ehli kemal ve
ariflerden oluşan meclis-i meyhaneye, ilahi aşk için giderim
buyuruyor.
SOFULAR SECDE EDERLER
MESCİDİN MİHRABINA
OL DOST İLE DOST OLMUŞUM
KIBLEGAHIM KİME NE
İlmi Şeriat’a
göre Hakk’ın huzuruna durmak, kıbleye, yani Beytullah’a yönelmekten ibarettir. Hac
için Kâbe’ye gitmek ise Beytullah’ı
ziyarettir, yani Allah’ın evini ziyarettir.
İlmi Hakikat’e göre
kıble, kulun kendinde ve cümle eşyada mevcut olan Rabbi’ni
müşahede etmesidir. Beytullah yani
Allah’ın evi ise, Kul’un gönlüdür / kalbidir.
Ki, bunu beyanla Cenabı Hak, hadisi kutside “Ben yerlerime ve
göklerime sığmam mümin kulumun kalbine
sığarım” buyurur. Kuran’da ise,
“Gözünüzü açın Allah’ın
velileri / dostları için hiç bir korku yoktur. Mahzun da
olmaz onlar.” (Yunus, 62) buyrulur. Dost “Veli”
demektir ki Allah’ın bir ismi de Veli’dir, yani
Dost’tur. Eğer bir kimse melâmet neşesi ile cümle
varlığın ve kendinin yokluğunda / fenasında Rabbi’ne
kavuşup Rabbin bekası ile beka bulursa, o mümin kul
Allah’ın dostu olur ki, böyle dostu olan kul’unda Hak,
Dost ismi ile tecelli eder ve o kul, “dost ile dost” olur.
Dost kulluğuyla, telkin ve
irşadında Hakk’ın dostluğunu zahir edip
açığa çıkaran Kamil, aynı zamanda
Hakk’ı mevhumda değil de mevcutta arayan taliplerin,
âşıkların kıblegâhı’dır.
Kamil, bu yeryüzünde cümle tecellileri içinde
Allah’ın, kerem, yani ikram yüzü olup, Hakk’ın
Cemali’nin açığa çıktığı
mazhardır. Bu itibarla cümle sahabe içerisinde sadece Hz. Ali,
“kerem Allah’u veçhe,” yani
Allah’ın ikram yüzü olarak
vasıflandırılır. İşte velayet
irşadının imamı olan Hz. Ali’nin marifeti,
zamanın Kâmili’nin irşadında açığa
çıkar. Cümle
saliklerin, taliplerin ve âşıkların, Kamil’in telkin
ve irşadındaki Hak Cemali’ne yönelmelerinden, zamanın
kâmil’i Kıble gâh olur. Yani Kamil’in telkini olan
Allah’ın makamları âşıkların, ariflerin
kıble’sidir. Yoksa kâmil’in suretini şahsını
kıble yapmak küfür ve açık şirk olup,
büyük günahtır.
Kur’an-ı Kerim’de “O’nun
veçhinden / yüzünden başka her şey helâk
tadır, yokluktadır…” (Kasas,
88) buyrulur. Bu ve benzer ayet beyanlarından da
anlaşıldığı gibi ehli aşk olan arif, kendinde ve
cümle eşyada apaçık zahir olan ulûhiyet’in
yani Allah’ın makamlarından başka bir şey
görmediğinden, onun Allah’tan gayrı kıblesi olmaz.
Çünkü Cenabı Hak, “Doğu da batı da yalnız
Allah’ındır. Siz yüzünüzü nereye
çevirirseniz çevirin Allah’ın yüzü
ordadır…” (Bakara, 115) buyurur.
Secde yapmak, kulun Allah
karşısındaki en tenezzüllü kulluk halidir. Bir
mümin’in, Şeriat kurallarına riayetle vakit
namazını kılarken, mihrap istikameti olan kıbleye
yönelerek yaptığı secde, bunun ispatı olup kulun aczi
yetinin beyanıdır. Hakikatte secde ise, kulun yokluk / fena aczi
yetiyle Hakk’ın beka varlığına secde etmesidir.
Çünkü ayette “Secde et ve yaklaş.” (Alak, 19) Hadis-i şerifte ise “Kulun
Allah’a en yakın olduğu an, secde anıdır.”
buyrulur. İşte hakikat’in secdesi “melâmet”
marifetiyle kulun hiç bir nispet varlığı olmadan,
kendinin ve cümle âlemin mevcudiyetinde Hak’tan gayrı
görmeyip, kulun yokluğuyla Hakk’ın
varlığına secdesidir. Bunu beyanla Hz. Nesimi, hakikat’ten
nasiplenmemiş, kendindeki ve cümle eşyadaki Hak’tan
cehaletle perdeli olan sofular, secdenin hakiki mahiyetinden gafletle,
şeriat’ın emri gereği yalnız mihrap istikameti olan
kıbleye yönelip secde ederler diyor. Ve devamla Melâmet
marifeti beni Hakk’a, dost ettiği gibi, beni Hakk’ın Dost
tecellisine mazhar kıldı ve “Dost ile Dost oldum” diyor.
“Melâmet” marifeti ile yaptığım telkin ve
irşadımdaki Allah’ın makamları, cümle salik,
talip ve âşıklara “kıble gâh” olup, bu
mazhariyetimden “kime ne” buyuruyor.
NESİMİ’YE SORDULAR
YÂRİN İLE
HOŞMUSUN
HOŞ OLAYIM OLMAYAYIM
OL YAR BENİM KİME NE
Hz. Nesimi, Evladı Resul ve
Melami ruhaniyet ve neşesiyle yaşamış olan
zamanının Kamil’i mürşididir. Kamil, daima kendinde
ve cümle eşyada tecelli eden meratibi ilahi
ile yani Allah’ın makamlarıyla meşgul olur. Kamil bu
marifeti ile bu âlemde ve cümle âlemlerde Hak’la var
olup beka bulur. Bunu beyanla Cenâb-ı Hak
kutsi hadiste, “Beni talep edene bulunurum, kime bulunursam onu
âşık ederim, kimi âşık edersem onu arif ederim,
kimi arif edersem onu vasıl ederim, kimi vasıl edersem onu
katlederim, kimi katledersem onun diyeti ben olurum, kimin diyeti ben olursam
onunla benim aramda fark kalmaz.” Buyurur.
Rivayet olunur ki, Bağdat halifesi mecnun haline acıyıp,
onları birleştirmek için Leyla ile Mecnunu huzuruma getirin
diye emreder. Ve Leyla ile mecnun gelir.
Halife: ey mecnun nasılsın dediğinde,
Mecnun: “ben ol da bil” der.
Halife: “işte Leyla’yı sana vereyim sen
Leyla’yı al, bu hasret sona ersin de kendine gel” dedi.
Mecnun ise: “Leyla benim, beni bana nasıl verirsin”
der.
Halife: Leyla’ya sen söyle diye emreder.
Leyla: Ey Mecnun ben Leyla’yım. Dediğinde
Mecnun:”Eğer sen Leyla isen ben kimim? Leyla iki midir ki,
deyip Leyla'ya bakmadan, Leyla Leyla diyerek oradan
gider.
İşte insanı
Kamil’in mazhariyetinden gafil ve habersiz olan kimselerin: ”yarin
ile hoş musun” Yani din’le aran nasıl, İbadetlerini
yapabiliyor musun, Allah’la aran nasıl iyimi, mahiyetindeki
sorularına cevaben Hz. Nesimi, İlahi sevgili olan o yar’im,
yokluğumda tecellisi ile var olup benim kulluğumda zahir
olandır, irfaniyeti ile,
”Hoş olayım olmayayım ol yar benim kime ne” diyor.
Cahiller tarafından şehit
edildiği rivayet olunan Nesimi Hz.lerinin, “Haydar Haydar” olarak halk arasında meşhur olan,
”Ben melâmet hırkasını kendim giydim eynime” İlahi’sinin şerhi /
açıklaması hatalarıyla beraber tamam oldu. Her şeyi
en iyi bilen Allah’tır.
15 Ekim Çarşamba 2008
Nejdet Şahin