MELAMİ ZÜMRESİ

 

        Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.lerinin ikinci kuşak halifelerinden olan, Prezerenli HACI ÖMER LÜTFİ Hz.lerinin, “Melami”leri anlatan bu ilahisi, Kemal zurnacı Hz.leri tarafından, tarafıma tembih edilmiş olup, Allah'ın izni ile mazhariyetimiz nispetinde açıklanmasına başlanmıştır. Kul gayretin mazharı olması itibarıyla, gayret bizdendir, tevfik başarı, hidayet zuhuruyla mümin kullarını ihya eden ve öğünmeye yegâne layık olan Allah’tandır. Selam, yaratılanlar içerisinde, hidayet zuhurunun en kamili ve baş mazharı olan, Hz. Muhammed Sav.'e, ve O’nun la her zamanda mevcut ve beraber olan, evladı Resuledir. Arifi Billâh, Kâmili Mürşit, Hacı Ömer Lütfü Hz.leri buyurdu.

 

VAHDETİ KESRETTE BULMUŞ HAKKI HEP EYLER ŞUHUT

SANMAYIN Kİ EHLİ GAFLETTİR MELAMİ ZÜMRESİ

 

      Vahdet; Cenabı Hakk’ın zatı sıfatlarından olan vahdaniyeti, yani ‘bir’ olmaklıkla olan zuhurudur. Kesret ise, bu görünen bilinen ve Cenab-ı Hakk’ın gayrisi zannedilen cümle âlem ve eşya denilen çokluktur. Kesret yani çokluk, bu âlemde akıl baliğ olan herkesin bilip, gördüğü ve tanıdığı her şey olup, zuhurundaki tesiriyle, nefsinde ve cümle eşyada mevcut olan, Hakk’ın varlığını kulun müşahedesine, mani, engel olan her bir şeydir. Gaflet ise uykudur. Uyuyan kimsenin yakınında ve uzağında olandan bitenden habersiz olup ta uyanıkların gördüklerinden, yaşadıklarından habersizliğidir.

 

    Cenab-ı Hak, bir çok Kur'an ayetinde kulun varlığında ve bu görünen âlemi kesrette mevcut olduğunu beyan eder. Mesela ”Yemin olsun ki insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biliyoruz. Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf-16). Başka bir ayette ise, “…O nerede olursanız olun sizinle beraberdir…” (Hadid-4) yine başka bir ayette ”…O’nun vecdinden / yüzünden başka her şey helak tadır, yokluktadır…” (Kasas-88) Gibi ilahi beyanlarla cenabı Hak, kulun nefsinden ve bu görünen cümle varlıklardan uzak ve ayrı olmadığını ifade eder. Fakat gaflet ehli olan kimseler, Hakk’ın nefsimizdeki ve cümle eşyadaki mevcudiyetini bilmeden yaşayanlardır. Allah’ı bilenler ise, iki kısımdır;

 

 1-Deliller ile Rabbi’ni bilenler

 2- Hakkel yakınlıkla Rabbi’ne kavuşanlar

 

    Cenabı Hak, delillerle iki yolla bilinir; Biri zıddiyet, diğeri ise, ayniyet yoludur ki, zıddiyet yolu, Allah birdir, kulları çoktur, Allah her şeye kadirdir, kul ise acizdir, Allah bir şeye benzemez, kul ise benzer, gibi mukayeselerdir. Ayniyet, yani benzerlik yolu ise; Allah’ın hayatı vardır, Kulunda hayatı var, Allah duyar, işitir, kulda duyar işitir, Allah görür, kulda görür, vb. Gibi, Hakk’a ait olan sıfatı subutiye ye kulun mazhar olması itibarıyla olan ayniyettir. Ayniyet ve zıttıyet yoluyla Hakk'ı bilenler, ilmi zahirin ve ehli tarikin, en bilgili olanlarıdır ki, bunlar Allah’ı böyle bilerek ona iman ederler. Bunlar sıfatlarıyla, esmalarıyla ve efaliyle Cenabı Hak bu âlemde tecelli eder anlayışındadırlar. Fakat mevsuf ve müsemma olan, zatı ilahi’den gafil olduklarından, mevsuf, müsemma ve fail, olan Allah’ın zat’ı mevhumdur, bu âlemde bilinmez ve görünmez zannederler. Böylece Fail, müsemma ve mevsuf olan Hakk’ın zatı’nı, görünmezlikle kaydedenlerdir vesselam.

 

     Hakkel yakınlıkla Rabbi’ne kavuşanlar ise, Kuran’ın, “Onlara ayetlerimizi afaklarında ve enfuslarında göstereceğiz. Ta ki onun hak olduğu kendilerine ayan beyan / apaçık belli olsun” (Fussılet-53) Beyanının mazharı olup, kendi nefsinde ve, afakındaki cümle âlemde, eşyada Hakk’ın gerek sıfatlarını gerekse esmalarını ve gerekse efalini müşahede ettiği gibi, mevsuf, müsemma, ve fail olan zatı ilahi’ye ulaşıp ta vasıl olanlardır. Bunlar, kendilerini ve afak olan cümle âlemi, Hak’tan gayrı görmeyip, hep Hak’la kayıtlamış olan, ehli hakikat tır, yani tevhidi hakiki ehilleridir.

 

    Melami zümresi, Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.lerinin şahsında, tasnifi ve tarifi açığa çıkmış olan, mesleki Resulü melamiye seyri süluku’nu görmüş olanlardır. Bunlar daim zikir uyanıklığı ve makamatı tevhidin fena-i efal, fena-i sıfat ve fena-i zat keşfi irfaniyetiyle, kendi nispet varlıklarını ve cümle âlemin nispet varlığını fena etmiş, yani yokluğuna Arif olmuş, tecelli efal, tecelli sıfat ve tecelli zat müşahedesiyle, Hakk’a kavuşmuş olanlardır. Bunlar Hakk’a vasıl olduklarından her tecellide, daima Rabbi’ni müşahede ederler. Bu itibarla Melamiler, bu âlemi kesrete, yani cümle eşyaya, gafiller gibi vücut nispet etmediklerinden, kendilerinde ve bu âlemi kesrette / çoklukta, “bir” olanı, yani vahdet’i ilahi’yi müşahede ederler. Ki, Hacı Ömer Lütfi Hazretleri; Melami’leri gaflet’te zannetmeyin. Onlar, kalplerindeki zikri daim uyanıklığı ve makamatı tevhidin keşfi irfaniyetiyle, cümle kesret âleminde vahdet,/“bir” olan Hakk’ı Şuhut yani müşahede ederler buyuruyor.

 

      Burada ifade edilen müşahede şahit olmaktır ki, bu şahitlik sadece görmekle olan şahitlik olmayıp, görmek, işitmek, dokunmak, tatmak, koklamak, olan dış duyularla (hislerle) beraber Akıl, idrak, hafıza, hayal ve vehim olan iç/batın duyularla olan şahitliktir yani müşahededir.

 

NURU ŞEVKİ İLE MÜCELLADIR MEDİSİN SİNESİ

BATINEN DERYAYI VAHDETDİR MELAMİ ZUMRESİ

 

      Kuran-ı Kerim’de “İman edenlerin kalpleri Allah’ın zikri ile mutmain olur. Şüphesiz kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur ve sükûn bulur” (Rad-28) Buyrulur. Hz. Resülullah efendimiz ise; “Kalpler demir gibi paslanır nasıl ki demirin cilası var ise, kalbin cilası da zikrullahtır.” diyor. İşte Melamiler, bu kalbin cilası olan kalbi zikre aşinadırlar. Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.leri; “Kalbi zikir, daim zikri meydana getirir, hâsıl eder.” Diyor. Ki, Melamiler kalbi zikir telkin ve irşadıyla, daim zikre mazhar olduklarından, onların kalplerinde Allah’tan gayrı, masiva muhabbeti olmaz. Zikri daim hangi kalpte hâsıl olursa, o kalpte, Allah’ın muhabbeti galip olur ve o kalp zikri daim cilasıyla mücella, yani parlamış ve aydınlanmış olur.

 

   “Batınen deryayı vahdettir” demek ise; Melamilik fenafillâh olmak, yani nispet varlığını Hakk’ın varlığı mevcudiyetinde, fena / yok etmek ve kötü ahlakı terk edip, güzel ahlakı sahiplenmek ve Peygamber Efendimizin ahlakıyla ahlaklanmaktır. Bu itibarla Melamiler, sureta herkes gibi zahiren meşru olan beşeri faaliyetlerle meşgul olurlar. Dinin şeriat ahkâmı olan, emir ve yasaklara kesinlikle riayet ederler. İçinde yaşadıkları toplumun, meşru olan, ahlak ve örfü ile yaşayıp, Halk içindeki aydınların, kılık ve kıyafeti her ne ise onu giyerler. Melamilerin zahiren halktan kendilerini farklı gösterecek, herhangi bir faaliyetleri, davranışları ve kılık kıyafetleri olmadığı gibi, onlar güzel ahlakla, yani Muhammedi ahlakla ahlaklanma ve Muhammedi bir kulluğa ulaşma gayretiyle yaşarlar.

 

      Bu itibarla Melamiler, batınen zikri daim uyanıklığı ve makamatı tevhit keşfi irfaniyetiyle, kendilerinin ve cümle eşyanın varlığını, Hak’tan gayrı görmeyip, Hakk'ın mevcudiyeti olarak müşahede ettiklerinden, beyitte batınen derya- vahdet”tirler, yani “Bir’lik denizi” olan Hak’ın varlığıyla var olup yaşarlar. Buyruluyor..

 

     Bazıları Melamiliği, Birinci dönemi Hamdun Kassar, ikinci dönemi Bıçakçı Ömer Dede, üçüncü dönemi ise, Pir Seyyid Muhammed Nur devresi / dönemi olarak tasnif ederler ki, Melâmîliği böyle üç döneme ayırıp tasnif etmek, cehalettir, büyük bir yanılgıdır. Çünkü Melâmîlik Kuran’ın sırrı olan, dört ilim ve yedi mertebe-i ilahi irşadıyla, fenafillâh’a ulaşıp kötü huyları terk ederek, güzel huylara sahip olup Hz. Resülullah Efendimizin ahlâkıyla ahlaklanmaktır. Bu itibarla Melâmîlik, Hz. Âdem’den Hz. Resülullah Efendimize kadar, gelmiş cümle peygamberlerin değişmez vasfı olduğu gibi, gelmiş ve kıyamete kadar gelecek olan cümle insan-ı kâmil olan evliyanın da müşterek, değişmez vasfıdır. Her zamanda Hakk’a kavuşmuş olan insan-ı kâmil, muhakkak Melâmî’dir. Ki, çeşitli zaman ve coğrafyada yaşamış olan velilerden: Yunus Emre Hazretleri, Melâmî olduğunu beyan ediyor. Niyazi Mısrî Hazretleri Melâmî olduğunu beyan ediyor. Muhittin Arabî Hazretleri, Nesimi Hazretleri, velhâsıl Hakk’a vasıl olan cümle ehl-i kemâl Melâmî olduklarını beyan ediyorlar. Bunlar değişik yolların, tarikatların müntesipleri olmalarına rağmen, hakikate vâkıf ve Hakk’a vâsıl olduklarından, Melâmîliğe ermişlerdir, vesselâm.

 

      Bu itibarla Melâmîlik, üç dönem veya belli zamanlara mahsus olmayıp, tüm zamanlardaki peygamberlerin ve ehl-i kemâlin mertebesidir.

 

     19. yüzyıldaki Melâmîliğin seyr-i sülûk tasnifi, Pîr Seyyid Muhammed Nur Hazretleri tarafından yapılmış, 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyılda da halifeleri vasıtasıyla Melâmîliği telkin ve târif ederek, irşat etmişlerdir ve etmektedirler.

 

      Pîr Seyyid Muhammed Nur Hazretlerinin tarifinde “Melâmîlik; fenâfillah olmak, kötü huyları terk edip güzel huylara sahip olup, Hz. Resülullah Efendimizin ahlâkıyla ahlâklanmak olarak târif edilir.

 

      Kuran’da Melâmîlik hakkında ise, “Ey inananlar, içinizden kim dininden dönerse Allah onun yerine öyle bir kavim getirir ki; Allah onları sever, onlar Allah’ı severler, onlar müminlere karşı boyunları büküktür / mütevazı ve merhametlidirler. Kâfirlere karşı başları dik / izzetlidir. Onlar Allah yolunda mücadele ederler, dil uzatanın levminden / kınamasından korkmazlar. Bu Allah’ın dilediğine yönelttiği bir lütuftur / ihsândır…” (Maide, 54) buyrulur. Ehl-i kemâl, bu ayetin Melâmîleri tarif ettiğini ifade etmişlerdir. Çünkü kınayanın kınamasına aldırmamak Arapça levm kelimesidir ki, bu kelime kınanmak manasında olup, melâmet demektir.

 

     Melâmîler Allah’ı sevdikleri gibi, Allah da onları sever, yani Allah’la sevişirler. Melamiler daima Hak’la vuslatta olduklarından, onlar bu vuslattan mahrum olmaktan, Hakk’ın kendilerini kınamasından ve Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmemekten korkarlar. Halkın onları cehalet ve gafletle kınamasına aldırmadıkları gibi, cehalet ve zulme, irfâniyet ve kemâlatlarıyla dik ve çetin durup, boyun eğmezler. Hidâyet tecellilerine ve müminlere karşı ise, mütevazı ve hürmetlidirler.

 

     Şeyh-ül Ekber Muhiddin Arabî Hazretleri, Fütuhat-ı Mekkiye adlı eserinde “Melâmîler; bunlara melâmetçiler de denir. Bu ad dahi lügat yönünden, bunlar için zayıf bir kelime olmuş olur. Bu gibi kişiler, Allah yolunun efendileri ve önderleridir. Bütün âlemin tek efendisi bunların arasındadır. İşte o büyük efendi de Resülûllah Muhammed (sav) Efendimizdir. Bunlar, Hak Teâlâ’nın emir ve yasaklarını bu âlemde yerleştirdiler, kuvvetlendirdiler. Sebeplerini yerli yerinde açıkladılar. Yaramayanların da nedenlerini anlattılar. Dünya evine yarayacak hacetleri dünyaya bıraktılar, ahiret gününün hacetlerini de ahirete bıraktılar. Eşyaya Allah’ın baktığı nazarla baktılar, gerçekleri birbirine karıştırmadılar.” diyor. Ki, kendilerini Melâmî olarak adlandıran bizler ise; o makam-ı melâmetin adaylarıyız, melâmet yolunun yolcularıyız, vesselâm.

 

HAMSEYİ ALİ ABANIN AŞK İLE MEFTÛNUDUR

GÜLBUNİ BAĞI MUHABBETTİR MELAMİ ZÜMRESİ

 

     “Hamseyi Ali Aba”; yüce örtünün, Yani Hz peygamber efendimizin örtüsü altındaki beş kişi demektir. Ki, bunlar; Hz Resülullah sav. İle beraber Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Hıristiyan rahipler Hz.Resulullah’ı yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine vahiy geldi ve “ …de ki; oğullarınızı ve oğullarımızı, kadınlarınızı ve kadınlarımızı, kendinizi ve kendimizi alıp meydana çıkın. Kim yalancı ise lanetleşelim / Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun diyelim.”(Ali İmran-61) Ayeti inzal oldu. Bu ayet vahyolunca Hz. Resülullah Efendimiz, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’i alıp, hep beraber beş kişi lanetleşmek için meydana çıktılar, Fakat Hıristiyan rahipler korktukları için meydana çıkmadılar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz abasını, yani örtüsünü sırtından çıkararak, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i örttü ve “Benim ehlibeytim / ev halkım bunlardır”. Buyurarak, “Hamseyi âli aba”yı gösterdi.

 

     Kuranı kerimde “…O Allah’ın Resulü ve Nebilerin sonuncusudur…”   (Ahzap 40) buyrulduğundan Hz. Resülullah efendimiz Peygamberlerin sonuncusu olup, ondan sonra peygamber gelmemiştir ve gelmeyecektir. Hz. Resulullah’tan sonra tebliğ ve irşat, ise, insanı kâmil olan veliler tarafından ifa edilir. Nübüvveti teşria, Yani Nübüvvet açıklaması olan, bu tebliğ ve irşat,      velayet yolu ile Evlad-ı Resul tarafından yapılmaktadır ve kıyamete kadar da yapılacaktır. Evlad-ı Resul ise üçtür. Birincisi; Sadece soy itibar ve yönü ile ehli beyt olanlardır. İkincisi Manevi ehlibeyt’tir. Üçüncüsü Hem soy hemde Manevi yönden ehlibeyt olanlardır.

 

      Soy itibarı ile ehlibeyt olanlar; Hz. Peygamber efendimizin eşleri ve amcaları gibi, sadece ev halkı ve aşiretinden olan akrabalarıdır. Ki, bu akrabalık Ruh-u Muhammed’den nasiplendiği oran ve nispette bir değer ve kıymet ifade eder. Mesela, Hakkında, “Elleri kurusun Ebu Leheb’in nitekim kurudu da Onun malı ve kazandığı kendisine hiçbir fayda vermeyecektir. Yakında alevli ateşe girecektir odun taşıyıcısı olan karısı da Boynunda hurma lifinden bir iple” (Tebbet 1-2-3-4-5) ayetleri inen Ebu Leheb, Hz.Resulullah’ın amcası olup, Ebu Leheb’in iki oğlu olan Utbe ve Uteybe de Resulullah’ın damatları idiler. Bunlar Hz. Peygamber’in Ümmü Gülsüm ve Rukiye isimli kızları ile evlendiler, fakat Resulullah’a iman etmeyip Ruh-u Muhammed irşadından nasiplenmediler. Ve Hz. Peygambere ve kızlarına eziyet ettiler. Hâlbuki Hz peygamber’in amcasının oğlu ve damadı olan Hz. Ali, Ruh-u Muhammed irşadıyla Hz. Resulullah’ın birçok iltifatına mazhar olmuş, cümle müminlerin gönlünde Şah-ı velayet imam-ı ve Kerem Allahu veche, yani Allah’ın kerem yüzü gibi vasıflarla yer almıştır.

 

     Velhasıl bir kimsenin Hz. Hüseyin’in soyundan gelmekle “Seyit”, Hz. Hasan’ın soyundan gelmekle “Şerif” gibi ünvanlarla, Peygamber efendimizin kan itibarıyla sadece soyundan olması, ona ve etrafına hiçbir fayda vermez ve o kimseyi kâmil bir kulluğa ulaştırmaz. O kimsenin, ancak Ruh-u Muhammed irşadına mazhar olması onu kâmil kulluğa, yani “insanı kâmilmakamı’na ulaştırır. Bu itibarla, sadece kan yönü ile soyca Ehli beyt/Evladı Resul olmak o kimsenin avantajı olmadığı gibi, olgun kâmil bir mümin olma konusunda ona ve etrafına hiçbir bir faydası da olmaz. Vesselam.

 

     Ehlibeyt’in ikincisi, manevi Ehlibeyt/Evlad-ı Resuldür ki, bunlar, Hz Peygamber Efendimizle, herhangi bir soy yakınlığı ve akrabalığı olmadığı halde, Nur’u Muhammed sav’a mazhar olanlardır. Peygamber efendimiz; “Allah beni nurundan müminleri de benim nurumdan yarattı” Buyurmuşlardır. Ki, bu yaratılma cümle müminleri kapsadığı gibi, mesleki Resul’ü melamiye irşadıyla hasıl olan, Nur’u Muhammed mazhariyetiyle kulun, Hakiki / Gerçek mümin olup, makamı insana ulaşarak insanı Kamil olmasıdır.

 

      Bunu beyanla Hz. Peygamber efendimiz, “Selman benim Ehli Beyt'imdir buyurmuştur ki, Selman-ı Farisi’nin, Hz. Resulallah’la soyca herhangi bir yakınlığı, akrabalığı yoktu. Çünkü kendisi Farisi, yani İranlı idi. İşte Selman gibi Peygamber Efendimizle soyca bir akrabalığı olmadığı halde, manevi yönden Ehli beyt, evladı Resul, olan başka sahabeler de vardı. Manevi Evladı Resul, her zamanda Nur’u Muhammed’in mazharı olan velilerdir. Bunlar, Hz. Peygamber Efendimizin unsur bedenle bu âlemde zuhurundan evvel de vardılar, sonrada olmuşturlar, halen de var ve mevcut olup, kıyamete kadar da bu âlemde olacaklardır. Bunu beyanla Kuran’da, ''Muhammed Allah'ın elçisidir. Onunla beraber olanlar inkârcılara karşı çetin, aşılmazdırlar. Kendi aralarında ve müminlere karşı yumuşaktırlar. Onlar secde ve rükû ederler. Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk isterler. Görünüşlerine gelince yüzlerinde secde eseri / izi vardır. Biz bunu Tevrat’ta da aynı şekilde yazdık. İncil'de ise ekin filizi… İle misallendirdik...'' (Fetih-29) Buyurulur. Bu itibarla, Nur’u Muhammed'e mazhar olan Evlad-ı Resul, Hz. Peygamber efendimiz, unsur bedenle bu âleme teşrif etmeden evvel de var ve mevcut olduğundan, Tevrat’ta ve İncil’de bunların vasıfları beyan edilmiştir. Ki, Tevrat Hz. Peygamberin bu âlemde unsur bedenle zuhurundan, yaklaşık 1200 yıl önce Hz. Musa’ya, İncil ise 600 yıl önce Hz. İsa’ya vahiy olmuştur. Cümle peygamberler ve veliler, zamanlarında Nur’u Muhammed sav. Mazhariyetiyle tebliğ ve irşat yapmışlardır. Velhasıl, Nur’u Muhammed mazhariyetiyle ehlibeyt / evladı Resul olan bu velilerin, velayet yoluyla olan tebliğ ve irşatları halen devam etmekte ve kıyamete kadar devam edecektir.

 

       Üçüncü olarak Evlad-ı Resul olanlar ise, hem soy itibarıyla, hem de Nur’u Muhammed’in mazharı olanlardır; Bunlar yukarıda ifade edilen Hamse-i Ali Aba olan, Hz Ali, Hz Fatma, Hz. Hasan, Hz Hüseyin ve bunların hem soy hemde manevi hasletlerini taşıyan evlatlarıdır. Ki, Hz Ali kv. Soy itibarıyla Hz Reslullah’ın amcaoğluydu ve kızı Fatma ile evlenerek Resulullah’ın damadı oldu. Hz. Ali hakkında Peygamber Efendimiz, “Âlemlerin Rabbi olan Allah benim Mevlam dır / dostumdur, ben kimin mevlası /dostu isem, Ebu Talibin oğlu Ali’de onun mevlasıdır. Ali’ye dost olan benim dostumdur, Ali'ye düşman olan bana düşman’dır. Ruh’u Ruh’umdur, kanı kanımdır, cismi cismimdir, ey insanlar size iki emanet bırakıyorum, eğer bu emanetlere sahip çıkarsanız biliniz ki bu emanetler cennetin Kevser havuzunda birleşirler. Bu emanetlerimin birisi, Kuran’dır, ikincisi ise ehli beytimdir”. Buyurmuştur.

 

     Hamse’yi âli aba mazharı olan Hz. Ali, her an ve her zaman Hz Resulullah’ın yanında yer almış ve O’na hem dem olup, daima en yakınında bulunmuştur. Hz. Ali’nin Resulullah Efendimize yakınlığı sadece soydan ibaret olmayıp, O’na iman edip, O’na sadakat ve teslimiyetindendir. Hz. Ali bu iman ve teslimiyetle, Nur’u Muhammed’e mazhar olup, velilerin şahı ve imam’ı olmuştur. Vesselam.

 

    Şeyhül Ekber Muhiddin-i Arabî Hazretleri ve Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.leri gibi olan veliler ve mücedditler ise, hem soy, hem de manevi olarak ehli beyt ve evladı Resulün meşhurlarındandırlar. Velhasıl Melami zümresi, Nur’u Muhammed’e mazhar olduklarından, manevi olarak ehlibeyt ve evlad-ı Resul 'dür.

 

     Beyt’in ikinci satırının manası ise şöyledir ki; Hz peygamber efendimizin kokusu gül kokusudur, bunun için gül koklamak sünnet olarak kabul edilmiştir. Melamiler, daima Nur’u Muhammed'in zahir olduğu gül bağı ve bahçesi olan, evladı Resul meclisinden gıdalanıp nasiplendikleri için, Ehli Beyt’in, evladı Resul’ün bugünkü ve her zamandaki âşıkları ve tutkunlarıdır. Çünkü Kuranda ..De ki, ben bu tebliğime karşılık sizden yakın akrabamı / ehli beytimi sevmeniz dışında bir şey istemiyorum…” Şura(23) buyrulmuş olduğundan, Ehli beyti sevmek Kuran’ın buyruğudur. Vesselam.

 

MAZHAR OLMUŞLAR CİHANDA  'LAFETTÂH'IN' SIRRINA

MAHZENİ SIRRI FUTHUNDUR MELAMİ ZÜMRESİ

 

       Hadisi şerifte; Lafettah illa ali seyfetün illa Zülfikar / Ali'den başka fethedici yoktur, Zülfikar'dan daha keskin kılıç yoktur.”buyrulur. Bu itibarla, “la fettah illa Ali”demek; ”Hz. Ali'den başka fethedici yoktur” demektir.

 

     Hz Resulullah efendimiz, kimseye verilmeyen ‘makamı mahmud la, Peygamberlerin şahı’dır ve cümle Peygamberler Nur’u Muhammed mazhariyetiyle, peygamberliklerini ifa etmişlerdir. Hz Ali ise, velilerin şahı olup, makamı velayetin imamıdır. Hz Ali’nin Kılıcının ismi ise, ‘Zülfikar’dır’, ve iki çatallı ucu olan bir kılıçtır. Mana ve hikmet itibarıyla ise, Zülfikar’ın bir çatalı, Velilerin fenafillâh irfaniyetini, diğer çatalı ise, Bekabillah marifet ve kemalatını remzeder. Fetih ise, açılmak, açmak demektir. Ki, cümle insanlık cehalet ve zanlardan oluşan anlayışlarından, peygamberlerin ve velilerin, tebliğ ve irşadıyla aydınlığa çıkmış, yani fethe mazhar olmuşlardır.

 

       Peygamberlerin hatemi, yani sonuncusu olan Hz Resulullah’tan sonra, bu tebliğ ve irşatla yapılan fetih, veliler tarafından, velayet yoluyla, fenafillâh ve bekabillah marifeti irşadıyla yapılmıştır ve halen yapılmaktadır. Bu itibarla cümle velilerin irşadında yani Fethinde, velayet mevcut ve zahir olduğundan, velayet’in imamı olan Hz Ali, “la fettah”tır, yani “Ali’den başka fethedici yoktur”. Başka bir ifadeyle, Hz. Ali’nin Fenafillâh ve Bekabillah marifeti kılıcı olan, Zülfikar’la yaptığı fetih, her zamandaki ve bugünkü insanı kâmil olan velilerin, yani Kamil’i Mürşidin irşadında mevcuttur. İşte tüm insanlık, yaradılışının yüce gayesi olan yaratanına, yani Rabbi’ne, bu âlemde vuslat edebilmesi için, Mürşidi kâmil olan velinin, ‘Zülfikar’la, yani fenafillâh ve bekabillah marifetiyle olan irşadı fethine muhtaçtır. Çünkü bir kimsenin başka bir şekilde kulluğunu kemale ulaştırıp, insanı kâmil olması mümkün değildir.

 

      İşte bunu beyanla Hacı Ömer Lütfi Hazretleri; Melami zümresi, “la fettah” Sırrı olan marifetin mahzeni olup, fenafillâh ve bekabillah irşadıyla olan bu fethin, cihandaki, yani bu âlemdeki yegâne mazharıdırlar. Diyor.

 

NURİ ZİKRİ HAK İLE SEYRİ MAKAMAT ETTİLER

KAŞİFU SIRRI VELÂYETTİR MELAMİ ZÜMRESİ

 

       “Nuri Zikri Hak” demek, zikri daimden hâsıl olan aydınlık demektir. ”Seyri makamat ise; meratibi tevhidin müşahedesi demektir. Kuran’da “Biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve şu büyük Kuran’ı verdik. ”(Hicr-87) Buyrulmuştur. Bu “tekrarlanan yedi ayet” mesleki Resulü melamiye de telkin edilen, tevhidin yedi mertebesidir. Bu mertebelerin keşfi irfaniyetine ulaşabilmek için, zikri daim uyanıklığı gereklidir. Zikri daim uyanıklığı olmadan hiçbir tevhit mertebesinin seyrine, yani müşahedesine ve irfaniyetine ulaşılmaz.

 

      Herkes zikir den bahseder. Fakat kulaktan dolma bilgilerle, şu kadar bu kadar sayı ile, adetle tespih çekmeyi, kulu kemale ulaştıracak olan zikrullah zannederler. Bunlar Hakk’ın muradı üzere olan zikrullah değildir.

 

 Kuranda; “…bilmediklerinizi size öğreten Allah’ı, size öğrettiği gibi zikredin. (Bakara-239) Buyrulur ki, Cenabı Hak kendisinin hangi ismiyle, nasıl,  ve ne şekilde zikredileceğini yine Kuran’daki: " Hakiki/gerçek müminler onlardır ki Allah zikredildiğinde kalpleri titrer..." (Enfal-2) Başka bir ayette ise “Müminlerin kalpleri zikrullah ile mutmain olur. Gözünüzü açın/dikkat edin, kalpler ancak zikrullah ile tatmin olur” (Rad-28) Beyanlarıyla bizlere açıkça bildirmiştir. İşte bu ve benzeri ayet beyanlarından da anlaşıldığı gibi Cenab-ı Hak, isimlerinden “Allah” ismiyle ve müminlerin kalp’leri ile kendisini zikretmesini istiyor. Çünkü Allah, makam itibarıyla ulûhiyet mertebesinin ismidir ve ulûhiyet mertebesiyle Cenab-ı Hak cümle isimleri kendinde toplamıştır. Allah esma yönüyle ise, ismi celal’dir. Kalp ise, cümle azaların merkezidir ki, kul’un kalbinde hangi fikir ve anlayış hâkim olursa, kulun diğer cümle azaları kalpteki o fikre, anlayışa tabi olur.

 

      Bu itibarla Cenabı Hak, ulûhiyet makamının ismi olan Allah ismiyle ve merkezi aza olan kalple zikredilmesini buyuruyor. Ki, Allah esma itibarıyla Celal olduğu için, kulun kalbindeki gayri yeti, masivayı yakıp yok ederek, Allah muhabbetini hâkim kılar ve makamatı tevhidin keşfi aydınlığına hazırlar. Yine Kuranın "…siz ayakta iken, oturur iken, yatar iken Allah’ı zikredin…" (Nisa 103) Başka bir ayette ise ”Aklını işleten gönül ehli o kişilerdir ki; ayakta, otururken, yatarken daima Allah’ı zikrederler…”(Ali İmran-191) Beyanlarından da açıkça anlaşıldığı gibi, Cenab-ı Hak, kendisinin “Allah” ismiyle ayaktayken, otururken, yatarken, yani, her pozisyonda ve her nefeste zikredilmesini buyurduğu gibi, böyle her nefeste zikri daimle kendisini zikredenleri de, örnek olarak gösteriyor.

 

     Velhasıl, Kuran’da açıkça beyan edilen zikrullah, filanca âlimin veya mürşidin, şu kadar bu kadar sayıyla, yani adet’le yapın dediği tesbihat değildir. Kuranın yapılmasını buyurduğu zikrullah, ancak “İnsanı kâmil” olan bir Mürşid tarafından, salike tarif ve telkin edilir ki, kul ancak bu zikri daim uyanıklığıyla, makamatı tevhidin müşahedesine ve velayet’in sırrı olan keşfi marifete ulaşır. Çünkü Velayet’in sırrı, Kulun cümle nispet varlık zanlarından, tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zat makamlarının keşfi irfaniyetiyle kurtulup, gerek kendinde gerekse cümle âlemde Rabbi’nden gayrı görmemesidir. Ki, Hacı Ömer Lütfi Hz. Leri, Melami zümresinin, zikri daim aydınlığı ve meratibi tevhidin irfaniyetiyle, velayet’in sırrı’ı keşfine mazhar olduklarını beyan ediyor.

 

“OLDULAR İRFAN İLE KUR’ANI HAKKA TERCÜMAN

ARİFA BURHANI HUCCETTİR MELAMİ ZÜMRESİ”

 

Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.leri “Kuran-ı Kerim dört ilim, yedi makam üzere inzal olmuştur.”buyurur ki, Kuran’ın sırrı olan bu dört ilim; İlmi Şeriat, İlmi tarikat, İlmi Hakikat ve İlmi Marifet’tir. Yedi makam ise, mesleki Resul’ü melamiye telkini olan yedi tevhit mertebesi, yani yedi meratibi ilahi’dir. Mesleki Resul’ü melamiye irşadına mazhar olanlar, Allah’ın emir ve Yasakları olan, ilmi şeriata kesinlikle riayet ederler. Yeryüzünde ahkâmı şeriat’a, hiçbir kimse riayet etmeyip muhalefet etse, Melamiler tek başına da kalsa, o, muhakkak Allah’ın emir ve yasaklarına riayet eder.

 

 İlmi Tarikat yol’dur, yani Hak yolu demektir. Bu yol kul’un kendi nefsidir. Çünkü Hadisi şerifte; “Allah’a giden yol nefsinizin / kendinizin üstünden geçer.” Buyurulur. Yine Hz. Peygamber efendimiz “Allah’a giden yol sizin nefesleriniz âdeti kadardır” diyor. Bu itibarla kulun nefsi, yani kendisi, aynı zamanda onun Rabbi’ne vuslat yoludur, tarikidir. Bir kulun Rabbine vuslat yolu olan, kendi şahsının / nefsinin, gerek zahiren, gerekse batınen, yani dışının ve içinin tertemiz olması lazımdır. İşte bu temizlik, ancak mesleki Resul’ü melamiye telkini olan, Kulun zahirinin Hz. Muhammed sav. Ahlakıyla ahlaklanması, Batının ise, zikri daim’le, gayrı yet masiva muhabbetinden arınarak, zahiren ve batınen, yani içinin ve dışının tertemiz olmasıdır. Velhasıl, her kim, mesleki Resul’ü melamiye irşadıyla, bu ahlakı Muhammed’e ve zikri daim’e mazhar olursa, ancak o kişi ehli tarik’tir, yani kulu Rabbi’ne vuslat ettirecek yola girmiş olan, Hak yolunun / tariki’nin yolcusudur.

 

 İlmi Hakikat; Mesleki Resul’ü melamiye irşadıyla, Kulun nispet varlığının yokluğuyla ulaştığı, Vahdet mazhariyetiyle, hakikati ilahiye dâhil olup, daima Hakk’ı görmesidir.

 

 İlmi marifet ise; Hakk’ın kendi vahdetinden hâsıl ettiği ve nihayetsiz kesret âlemini oluşturan esmaların, sırrı mahiyeti olan marifet ve kemalattır. İlmi marifet, mesleki Resul’ü melamiye irşadı olan, fenafillâh ve bekabillah makamlarının keşf-i marifetine mazharıyetdir. Pir Seyyid Muhammed Nur Hz leri, “Nübüvvet ikidir, biri nübüvvet-i risale, diğeri ise nübüvvet-i teşriadır.” Buyurmuşlardır. Kuranı Kerimdeki ”Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur…” (Ahzap-40) beyanından da anlaşıldığı gibi, Nübüvvet-i Risale Hz. Muhammed Sav. ile son bulmuştur. İkincisi olan nübüvvet-i teşria ise, makamı Nübüvvet’in, Veliler tarafından açıklanıp beyan edilmesidir ki, Nübüvvet-i teşria, velayet yoluyla halen devam etmektedir. Veliler peygamber olmadıklarından onlara vahiy gelmez, Fakat ilhama mazhardırlar. Bu veliler, Kuran’a bağlı olup, Kuran’la amel ederler. Bunların kemalatı, Kuran’ın sırrı mahiyeti ve Mesleki Resul-u Melamiye irşadı olan, İlmi Şeriat, İlmi Tarikat, İlmi Hakikat, İlmi Marifet ve yedi meratibi ilahi kemalatıdır. Ki, bunlar aynı zamanda, Hz. Ali’nin, “Ene natıkul Kuran / Ben konuşan Kuran’ım” buyurduğu marifet’in bugünkü Mazharlarıdır.

 

Velhasıl bu beyitlerde Hacı Ömer Lütfü Hz.leri, Melamiler Kuran’ın sırrı olan, dört ilim ve yedi mertebe-i ilahi irşadıyla, Kuran-ı Kerim’in her zamandaki ve bu günkü tercümanıdırlar. Nübüvveti teşri-a mazharı olan Melamiler, Hak taliplerinin ve âşıklarının burhanı, yani yol göstericisi olup, onları irşat ederek, Ehli irfana yol gösterirler, diyor.

 

NEŞVEYİ CÂMİ BEKÂDAN OLMASI MI NEŞ’ERİZ

ZAİKİ SEHPAYI VUSLETTİR MELAMİ ZÜMRESİ

 

       “Neşveyi cami beka” demek; Bekabillah mazharı olup, Hakk’ın her tecellideki zuhuruyla kulun şereflenip ebediyen zevki ilahi ile neşelenmesidir. Fakat kulun bu neşeyle, yani bekabillah marifetiyle zevklenmesi için, kendinin ve cümle âlemin nispet varlığını, fena-i ef'al, fena-i sıfat, fena-i zat irfaniyet sehpasında idam etmesiyle, yani fenafillâh yokluğuna ulaşmasıyla mümkündür. İşte böyle bir yokluğa erenler ancak, zaiki sehpayı vuslat”tır. Ki, onlar tecelli zat, tecelli sıfat, tecelli esma ve tecelli ef’al keşfi kemaliyle, her bir tecellide Rabbi’ne vasıl olurlar. Bu itibarla Melamilerin bekabillah makamlarının irfan ve kemalatıyla cümle tecellide Hakk’ı müşahedeyle ebediyen neşelenip zevklenmesi, “zaiki sehpayı vuslat”, yani fenafillâh yokluğuyla, Rabbi’ne kavuşup, vasıl olmalarındandır, buyruluyor.

     

YOK KELÂMİ 'LEN TERANİ' MEN RE'ANİ' DİR SÖZÜ

EHLİ DİLDİR EHLİ KURBETTİR MELAMİ ZÜMRESİ”

 

       Kuran-ı Kerim’de; ‘Musa, belirlediğimiz vakitte gelip Rabbi de onunla konuşunca şöyle dedi;’ey Rabbim bana görün sana bakayım.’Allah;’ len terani / sen beni asla göremezsin, fakat şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse sen beni göreceksin’ dedi. Rabbi dağa gözükünce / tecelli edince dağ paramparça oldu, ve Musa da bayılıp düştü. Ayılınca, ‘Seni tenzih ederim beni bağışla ben inananların ilkiyim’dedi.’(Araf-143) buyrulur. Burada Hz. Musa’nın len terani / sen beni göremezsin” hitabına muhatap olması şöyledir; hz Musa saikaya tutulmadan, yani kaydı ref olmadan / cümle kayıtlardan kurtulmadan, Rabbi’ni görmek istediği için, Rabbi O’na “len terani / sen beni göremezsin” buyurdu. Fakat Hz. Musa saikaya tutulup da, kaydı ref olunca / kayıtlardan kurtulunca, Rabbi’ni müşahede edip gördü ve saikadan çıkıp kendine gelince, sana böyle inananların evvelkisi ben olayım dedi. Bu konuda Ehli kemal; “Hz Musa Ehadiyet mertebesiyle Rabbi’ni görmek istediği için, “len terani-beni göremezsin” hitabına muhatap oldu, fakat sonra saikaya tutulunca amacı olan  bu müşahedeye ulaştı, ve seni böyle görüp te mümin olanların ilki ben olayım demesinden de anlaşılıyor ki, O nun zamanında bu müşahedeye, ancak Hz Musa mazhar olmuştur”. Demişlerdir.

 

       Hz. Resulullah Efendimiz “Men reani fekad reel Hak / Beni gören Hakkı görür” buyurmuştur. Cenab-ı Hakk’ın bu âlemdeki tecellileri, iki büyük ana isminin tesiriyle olur. Ki, bu isimlerin biri ismi celaldir, diğeri; ismi cemaldir. Cümle tecelliler ve isimler, bu iki ana ismin tesiriyle zahir olduğundan, celal isminin tesirindeki ismi mudilin, yani delaletin baş mazharı iblistir. Cemal isminin tesirindeki hidayet zuhurunun baş mazharı ise, Hz. Resulullah Efendimizdir.

 

      Cenabı Hak, cümle eşyada mevcut ve apaçık olduğu halde, kullar tarafından görülmez. Kulun Rabbi’ni görememesi, onun gaflet ve delaletidir. Kulun Rabbi’ni görüp, O’na kavuşması ise, gafletten uyanıp Hz. Resulullah’ın baş mazharı olduğu hidayete ulaşmasıyla mümkündür ki, bu hidayet, Nur’u Muhammed sav. Mazhariyetidir. İşte bir kimse bu mazhariyetle ancak, Rabbi’ne vasıl olup, O’nu görüp müşahede eder. Bunu beyanla Hz. Peygamber Efendimiz, “Beni gören Hakk’ı görür” buyurmuştur. Yani Hidayeti Nur’u Muhammed görüş ve müşahedesine mazhar olan ancak Hakk’ı görür, demektir.

 

       İşte, Melami zümresi hidayeti nur’u Muhammed’e mazhar oldukları için, onların marifeti len terani / beni göremezsin” olmayıp “men reani / beni gören Hakk’ı görür” müşahedesidir. Vesselam. Çünkü hidayeti Nuru Muhammed’in, tevhidi hakiki keşfi irfaniyeti zuhurundan, gafil olan ehli zahir, len terani beyanını delil yaparak, bu âlem de kulun Rabbi’ni göremeyeceğini zanneder ve her tecellide mevcut olan Rabbinden gaflet eder ve onu göremez. İşte mesleki Resul’de meratibi tevhit keşfi irfaniyetine mazhar olan Melamiler, her tecellide Rabbi’ni gördükleri gibi, Melamilerin irşadına mazhar olanlar da, Rabbi’ni görürler. Bunu beyanla Hacı Ömer Lütfi Hz.leri; ehli dil, yani gönül ehli olan Melamilerin, kalplerindeki kemalat, “len terani / beni göremezsin” anlayışı olan kulun gafletle Rabbinden perdelenmesi olmayıp,”men reani”, yani Nur’u Muhammed’e mazhariyetle, her tecellide Rabbini görmek kemalatıdır diyor.

 

“OLMASIN MI NEFHA-YI RAHMAN İLE PÜR FEYZİ SEFA

DÂHİLİ GÜLZAR-I CENNETTİR MELAMİ ZÜMRESİ”

 

       “Nefha Rahman” demek, Rahmanın nefesi demektir. Mürşidi kâmilin telkiniyle, zikri daim uyanıklığı ve meratibi ilahi’nin tevhidi zat irşadına mazhar olan kulun müşahedesinde, zatı ilahi mevcudiyetinden gayrı 0lmaz. Kuranın; "herkes fanidir/ yoktur, baki/var olan Rabbin Celal ve Kerem yüzüdür." (Rahman 26-27) Beyanı gereği, cümle tecelli Rabbin celal ve kerem, yani cemal yüzüdür, çünkü kerem cemal mazharıdır. Celal ve cemal isimlerin zuhuru ise kemal’dir ki, kemal’in cümle tecelliyi ihata edip kuşatması ise Rahmani yettir.      Zatı ilahiden zahir olan her tecelli, Rahmanın bu ihata / kuşatıcılığı tesirinden dolayı Rahmanın nefesidir, yani nefha’yı Rahmandır.

 

       “Gülzar-ı cennet” demek, Kulun hidayeti Nur’u Muhammed mazhariyetiyle cennet-ül irfana bu âlemde dâhil olmasıdır. İşte Melamiler Nuru Muhammed’in zahir olduğu gülzara, yani evladı Resul meclisine manevi evladı resul olarak dâhil olduklarından, onlar cümle âlemin ve eşyanın varlığını, Rahmanın nefesi olarak görürler ve bugünkü irfan cennetinde, zevki ilahi mazhariyetiyle “pür feyzi sefadırlar,” yani irfan cennetinde ebediyen feyizlenip zevkullah’la yaşarlar. Bunu beyanla Hacı Ömer Lütfü Hz leri; Böyle bir feyze mazhar olan Melami zümresi, ilahi zevkin sefasını sürmesin mi diyor.

 

HURİLERLE CENNETİN GILMANINA MAİL DEĞİL

AŞIKI DİDARI HASRETTİR MELAMİ ZÜMRESİ

 

        Cennetler ikidir, Biri kulun bu âlemde yaptığı güzel işler ve ibadetler karşılığında, âlemi ahirette nefsini, huri, gılman, köşk vb. nimetlerle lezzetlendirdikleri amel cennetidir. Diğeri ise, zikri daim ve makamatı tevhit keşfi irfaniyetiyle, bu âlemde kulun Rabbi’yle buluşmasının, zevk ve sefası olan, cennet-ül irfandır. İrfan cennetine kul bu âlemde girer, ve hangi alemde olursa olsun, o cennetin zevkiyle yaşar, ve bir daha oradan çıkmaz.

 

     Ehli ukba olan kimselerin kulluk amacı, bu âlemde nefisinin tattığı lezzetlerle, amel cennetinin nimetlerinden nefsini lezzetlendirmek ve nefsini cehennemden halas etmektir. Onun kulluğunun en ala maksadı budur. Bunlar Allah’ın emirlerini yapar ve yasaklarından kaçarlar, iyilikle meşgul olur kötülükten uzak kalırlar, fakat bunları yaparken maksadı, huri, gılman, köşk vb. gibi ahirette cennet nimetlerine mazhar olabilmektir. İşte bu anlayış kulu cehennemden uzaklaştırıp cennet-ül amele mazhar kılar ve o kul, ahirette amel cennetinin nimetlerinden nefsini lezzetlendirir. Fakat böyle bir kimsenin kulluğu, onu kendinde ve cümle eşyada mevcut olan Rabbinden gaflet edip uzaklaştırır. Çünkü böyle bir anlayışla olan ibadet ve kulluk, onu Rabbi’ne kavuşturmadığından o kulu, Rabbi’ne vuslat kemal ve zevkinden de mahrum bırakır.

 

     Melami zümresi ise, zikri daim ve meratibi tevhit keşfi irfaniyetiyle, kendinde ve cümle eşyada mevcut olan, Rabbi’ne vasıl olduklarından, onlar irfan cennetine dâhil olup, cümle âlemlerde Rabbi’ne vuslat zevk ve sefasıyla yaşarlar. Bu itibarla, onların kulluğu amel cennetinin nimetleri olan huri, gılman vb. leri için değildir. Melamiler, Allah’ın emir ve yasaklarına kesinlikle uyarlar, şeriatın ahkâmına muhakkak riayet ederler. Bu faaliyetleri ve ibadetleri, emri ilahi olduğu için kesinlikle yaparlar. Fakat Melamilerin Kulluk, ibadet gayesi amel cenneti nimetleri için olmayıp, Aşkı ilahiyle, nefsinde ve cümle eşyada mevcut olan, Rabbi’ni müşahede ve her tecellide Rabbi’ne vuslat kulluğudur Vesselam.

 

“SEMME VECHULLAHIN SIRRI ÇEŞMİ CANINDA AYAN

MATLA-I NUR-I BASİRETTİR MELAMİ ZÜMRESİ”

 

       Kuran-ı Kerim’de “…Feeynama tüvellu fesemme vechullah /…Siz yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin Allah’ın yüzü oradadır”(Bakara-115) buyrulmuştur ki, semme vechullah demek, nereye bakarsak bakalım Allah’ın yüzü orada mevcuttur demektir. “matla-ı nuru basiret” demek ise, kendimizde ve bu görünen suretlerde ve cümle eşyada, Hakk’ın veçhini görmek marifetidir. Hz. Resulullah efendimiz; ”Ey Allah’ım bana eşyanın iç yüzünü bildir” buyurmuştur ki, Hz Resulullah, bu beyanında kinaye ile bizlere, bu eşyanın, iç yüzü mahiyetini öğrenmemizi tembih ediyor. İlmi tevhit irfaniyetiyle hakikat ehli olanlar, halktan Hakk’a seyirle, bu cümle suretlerde ve eşyadaki, Hakk’ın mevcudiyetini müşahede ederler. Onlar Hangi surete baksalar, orada Allah’ın veçhini, yani Rabbi’ni görürler. Çünkü Allah’ın makamı olan ulûhiyet, ‘Rab’ olan Rububiyet’le zahir olup görünür. İşte Melami zümresi, zikri daim ve makamatı tevhid keşfi irfaniyetiyle hâsıl olan, bir basirete mazhar olduklarından, Onların gözleri her nereye baksa, cümle eşyanın hakikati olan, Semme Vechullah”ı, yani Allah’ın yüzünü görür. Ki, Melamiler bu irfaniyet ve basiretin, doğup zahir olduğu, yani açığa çıktığı yegâne zümredir. Buyruluyor.

 

“SEB’A YI ESVAT İLE HAVLU ÂMÂDA DEVREDER

TAİFANI BEYTİ İZZETTİR MELAMİ ZÜMRESİ”

 

       “Seb’ayı esvat yedi ses demektir,havl:etraf, “Ama” ise, Hakk’ın tekliği, Zat’ı ehadiyetidir. “Havlu ama” Hakk’ın tekliğinin, etrafı demektir ki, bu etraf zatı tekliğin tecellileridir, zuhurudur. Beyt-i İzzet” ise, beytullah, yani Allah’ın evidir. Hz. Peygamber’e ashabın, “Ya Resulallah; Allah âlemi yaratmadan evvel nerede idi” sormalarına, cevaben Hz. peygamber, “Altı hava üstü hava olan makamı ama da idi” buyurmuştur. Başka bir hadisi şerifte ise, “Allah var idi onunla bir şey yok idi” buyrulduğunda, o mecliste bulunan Hz.Ali, “halen öyledir, halen öyledir.” demiştir. Cenabı Hak, Zatı ehadiyetinden, uluhiyetiyle tecelli ederek zahir olur. Makamı ulûhiyet’te mevsuflukla görünür ki, Mevsuf sıfatı subitiyeye tecelli ederek, Hayat sıfatında Muhyi, yani yaşayan olarak zahir olur, İlim sıfatının tecellisinde Âlim olarak görünür, İrade sıfatının zuhurunda mürit, yani irade eden olarak görünür, Kudret sıfatının tecellisinde Kadir olarak görünür, Görme sıfatında ise, Basar yani görücü olarak zahir olur, İşitmek sıfatından ise, Semi yani Duyan olarak zahir olur, Kelam sıfatında mütekellim, yani konuşan olarak, Tekvin Sıfatının zuhurunda ise, fail olarak zahir olur.

 

       İşte Zatı Ehadiyetin de tek olan Cenab-ı Hak, ulûhiyetiyle, yani Allahlığıyla cümle sıfatı subutiyenin mevsufu olarak göründüğü gibi, Esmalarda da, Müsemmalığıyla zahir olup görünür. Cümle işlerde ise, Failliği ile tecelli edip görünür. Velhasıl, Cenabı Hak, Zatı Ehadiyet tekliğinden ulûhiyetle zuhur edip, bu etraf, yani meratiple tecelli ederek zahir olur. Kulun, Hakk’ın bu zuhurunu, açığa çıkışını müşahede edebilmesi için, kamil mürşidi bulup, zikri daim uyanıklığı ve yedi tevhit mertebesinin keşfi marifetine ulaşması gerekir ki, mülkü ehadiyetin tecellileri, ancak o zaman kul’a kemaliyle görünür.

 

       Beyti İzzet.” Beytullahtır, yani Allah’ın evidir, Kutsi hadiste, Cenab-ı Hak; “Ben yerlere göklere sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım” buyurur ki, Allah’ın gönlüne sığdığı bir imanla, insanı kâmil’in gönlü beyti izzet yani Beytullahtır. İşte gönlü beytullah olan İnsanı Kamil, ziyaret edilir de, onun irşadına mazhar olunursa, o irşada mazhar olan kul’da, o meclisin halkından olur ve onun gönlü de Allah’ın evi, yani beyt-i izzet olur, o da gönlünde Rabbini misafir eder, vesselam.

 

      Bunu beyanla zikri daim ve yedi tevhit mertebesinin irşadına mazhar olan Melamiler, Cenabı Hakk’ın, zatı tekliğinin mevcuttaki tecellilerini müşahede edip görenlerden ve beyt-i izzet halkından, yani beytullah ailesindendirler, buyruluyor.

 

“DİLLERİNDE AŞKI CANANDIR TEMEVVÜÇ EYLEYEN

BAHRI ESRARI HUVİYYETTİR MELAMİ ZÜMRESİ

 

    Dalgaların dalgalanması, denizin haricinde ve gayrisinde olmadığı gibi, Melamiler, Aşkı ilahi mazhariyetiyle, vahdet denizinin Hak’tan ayrı olmayan hidayet yüklü dalgalarıdır. Onların kulluğu, cümle eşyada sır ve gizli olan Hakk’ın, kuluna zahir olup gözükmesinin keşfi marifetidir. Melamilerin kullukları, Hak’tan hariç ve ayrı olmadan, daima Hakk’la olduğu gibi, onların kalbinde Allah aşkından başka bir muhabbet olmayan kullardır buyruluyor.

 

“GARKI NURU MARİFETLE KILIP ÂLEMİ

MAŞRIKI İRFANI HİKMETTİR MELAMİ ZÜMRESİ

 

      Kuran-ı Kerim’de “O hikmeti dilediğine verir ve kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Gönül / kalp ehillerinden başkası düşünüp anlayamaz” ( Bakara-269 ) buyrulur. Hikmet, Cenabı Hakk’a ait tecellilerin hangi mertebesinden zahir olduğunun keşfi marifetidir ki, bu Hakk’ın kuluna yaptığı çok büyük bağış ve ihsanıdır.

 

      Pir Seyyid Muhammed Nur Hz leri, “İlim akıl ile tahsil edilir, marifet ise müşahede ile tahsil edilir.” diyor. İlim akılla tahsil edildiğinden, bir kimse ilmi tevhidi ezberleyebilir, fakat bu ezber, hikmet marifeti değildir. Kim ki, makamatı tevhidin müşahedesine mazhar olursa, bu mazhariyet le kul’da hikmet, ihsan ve bağışı hâsıl olur. Bu itibarla Melamiler, makamatı tevhidin keşfi irfaniyetiyle irşat olduklarından, onlardan zahir olan kemalat ve marifet, cümle alemi aydınlatır. Onların marifeti, her bir tecelliyi ihata ettiğinden, Melamiler, hikmet ve irfaniyetin, doğup açığa çıktığı kullardır. Onlardan doğan hikmet ve irfaniyet irşadıyla ancak bir insan, kulluğun kemaline ulaşıp, insanı kamil olabilir. Vesselam.

                                                                                                                           

“LÜTFÜ İHSANI HÜDADAN OLMASIN MI MÜSTEFİD

ZUBDE-İ FAHRİ RİSALLETTİR MELAMİ ZÜMRESİ”

 

Zubde-i fahri risalet demek, iftihar edilen, Allah elçiliğinin, yani peygamberliğin, özü demektir ki, bu öz, Vücudu Nuru Muhammed Sav. in, her yerde ve her zamanda mevcut olan Nur’u dur. Cümle peygamberler peygamberliklerini Nur’u Muhammed’le yapmış olduğu gibi, insanı kamil olan veliler dahi tebliğ ve irşatlarını Nuru Muhammed mazhariyetiyle yaparlar. Bunu beyanla Süleyman Çelebi Hz.’ leri Mevlüd-i Şerif’inde;

Hak Teâlâ çün yarattı Âdemi

Kıldı Âdemle müzeyyen âlemi.

Âdem’e kıldı feriştehler sücut

Hem ona çok kıldı Lütfi ol ıssı cut

Mustafa nurunu alnında kodu

Bil habibin nurudur bu nur dedi

Kıldı ol nur anın alnında karar

Kaldı anın ile nice ruzigar

Sonra Havva alnını nakletti bil

Durdu anda dahi nice ayu yıl

Şit doğdu ana nakletti nur

Anın alnında tecelli kıldı nur

Erdi İbrahimü İsmail’e hem

Söz uzanır geri kalanı der isem

İş bu resmile müselsel muttasıl

Ta olunca Mustafa’ya müntakil

Geldi çün rahmetellil âlemin

Vardı nur karar etti hemin

Tut kulak efsafına ey yarı din

Bilesin kimdir o fahrül mürselin

Buyurmuşlardır.

 

       Bu beyitlerden de, açıkça anlaşıldığı gibi, cümle peygamberlerdeki Nübüvvet nur’u, Nuru Muhammed olup, cümle Nebiler peygamberliklerini Nuru Muhammed mazhariyetiyle yapmışlardır. Bu itibarla, tüm zamanlarda ve cümle âlemlerde iftihar edilen risalet, Nur’u Muhammed Sav. dir. Hz. Resülullah “Allah beni nurundan müminleri de benim nurumdan yarattı” buyurmuştur ki, Nuru Muhammed zuhuru bir insanda, ancak müminlik hidayetiyle açığa çıkar. Hidayete mazhar olan müminler ise üç kısımdır. Bir mümini taklidi dir ki, bunlar anasından, babasından, hocasından öğrendiğini takliden iman ederek yaşar.

 

      İkincisi; Mümini istidlal dir. İstidlal ise delil demektir ki, bu müminlerin imanı delilerle olup, eserini sahibine delil yaparak iman ederler. Bunlar bu âlemdeki varlıklar kendiliğinden veya beşer tarafından yapılamaz, bunları yaradan Allah’tır anlayışıyla cümle varlığı sahibine, yani Allah’a delil yaparlar. Bunların en âlimleri Allah esma, efal ve sıfatları ile bu âlemde tecelli eder, anlayışındadır. Bunlar mevsuf, müsemma ve fail olan zatı ilahiden mahcup / perdeli olduklarından zat’ı ilahi’ye vasıl (kavuşmuş) değillerdir.

 

     Üçüncüsü ise, mümini hakikidir ki, bunları Kuran; ”Gerçek / hakiki müminler ancak o kişilerdir ki; Allah zikredildiğinde kalpleri titrer ve onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır ve onlar yalnız Rab’lerine güvenip / tevekkül ederler” Enfal ( 2 ) “İşte gerçek / hakiki mümin olan onlardır…” Enfal ( 4 ) Ayetlerindeki beyanla tarif edip, vasıflarından bahsediyor. Başka bir ayette ise “Ey iman edenler! İman edin…” Nisa (136) buyrulur ki, bu ayetteki mana şöyledir. Ey imanı taklit ve istidlal ile iman etmiş olan müminler, hakiki / Gerçek imana ulaşan mümin’i hakiki olun demektir. İşte Hakiki mümin, taklit ve delilli imanla yetinmeyip, kâmili mürşidin zikri daim ve meratibi tevhit olan, telkin ve irşadına mazhar olanlardır. Bunlar makamatı tevhit keşfi irfaniyetiyle kendisinin ve cümle âlemdeki nispeti varlığın, fenasına / yokluğuna Arif olup, kendi nefsinde, cümle varlık ve eşyada Rabbi’ne vasıl olmuş olan ve Rabbinden gayrı görmeyenlerdir. Bunlar hidayeti Nur’u Muhammed’in, bu âlemdeki mazharı olan hakiki / gerçek müminlerdir ki, böyle bir imana ulaşan kul, ancak insanı kâmildir. Bunlardan zahir olup açığa çıkan kemalat ise, Nuru Muhammed Sav. Mazhariyetidir. Çünkü Hz. Resülullah Efendimizin unsur bedenle bu âlemden geçmesiyle peygamberlik son bulduğu için, kıyamete kadar tebliğ ve irşat, mümini hakiki ve insanı kâmil olan veliler tarafından yapılmıştır ve yapılmaktadır. İşte Melamilerin mazhar olduğu irfaniyet ve kemalat, aynı mümini hakiki ve insanı kâmil marifetidir.

 

      Bu itibarla mesleki Resul’ü Melamiye irşadı, Nur’u Muhammed’in zuhuru olduğundan, Melami zümresi, tüm zamanlarda, cümle peygamberler de, ve cümle insanı kamil olan velilerde zahir olan, “Zübde-i Fahri Risaletin / iftihar edilen elçiliğin özüdür” ler. Bu mazhariyetle Melamiler, ehil olan Hak taliplerini ve âşıklarını irşat ederek aydınlatırlar. MÜRŞİDİ KAMİL HACI ÖMER LÜTFİ Hz.leri; Zübde-i fahri risalet, yani iftihar edilen, Allah elçiliğinin, peygamberliğin, özüne mazhar olan Melami zümresi, Cenab-ı Hakk’ın bu hidayet-i lutfundan, ihsanından, istifade etmesin mi diyerek, bizlere Melamilerin Hakk’ın hidayetle olan, ihsan ve zuhurundan daima istifade edenler olduğunu, beyan ediyor.

 

      Cenabı Allah, bizleri ve cümle ihvanı Melâmet marifet ve kemalatının feyizlerine mazhar kılsın ki, Melami zümresine bizlerde dâhil olalım. Prezeren Rahovas’ta ki, Melami tekkesinden aldığı yüksek eğitim ve marifetle Mesleki Resulü Melamiye Ruhaniyetini, Rumeli den Salihli’ye taşıyan, ve o Ruhaniyetle bizleri irşat ederek tanıştıran, Mürşidi Kamil Kemal Zurnacı Efendi Hz.lerinin, şahsıma tembih ettiği, Hacı Ömer Lütfi Hz.leri nin, “Melami Zümresi” Kasidesinin şerhi açıklaması hata ve noksanlarıyla tamamlandı. Elhamdülillah.

 

6. Mart. 2005

Nejdet Şahin.