BESMELE
ve FATİHA SURESİNİN YORUMU
Bismillahirrahmanirrahim
Hamd / Övünmek her bir şeyi kendi
zat-ı mevcudiyetinden zuhura getirerek yaratan ve zat-ı mevcudiyetinin
gayrisinde hiçbir şeyin var olmadığı Cenabı Hakk’a aittir. Selam’a layık olan zatı
mevcudiyetinden yarattıklarının en şereflisi ve sevgilisi olup, dünya ve ahiret
cümle âlemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Hz. Muhammed s.a.v
efendimizedir ve onun evlatlarınadır. O evladı resul ki, her zamanda ve halen
sağ ve mevcut olup, Ruh-u Muhammed s.a.v mazhariyetiyle insanlığı
aydınlatmaktadır.
Kuranı kerimin en cemiyetli
surelerinden birisi olan Fatiha suresi mealen şöyledir,
Rahman
ve Rahim Allah adıyla:
“1- Hamd âlemlerin Rabbi
Allah’adır.
2- Rahmandır, Rahimdir
O.
3- Din günün sahibidir
O.
4- Yalnız sana ibadet
ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.
5- Dosdoğru giden yola
ilet bizi.
6- Kendilerine nimet
sunduklarının, üzerilerine gazap dökülmemişlerin karanlık ve şaşkınlığa
/dalalete saplanmamışların yoluna”.
Ehlullah’ın kibar’ı kelamında , “Her
kim Fatiha suresini bir nefeste besmele ile beraber okursa o, felah bulur”
buyrulmuştur.
Bu kibarı kelam batın ağırlıklıdır ki,
nefes, nefsin yani kulun kendi’nin, bu âlemde yaşamasının alameti olup nefesi
var olduğu müddetçe nefis yani kul diridir ve yaşadığına hükmedilir. Bu
itibarla kibarı kelamda ifade edilen nefes’ten maksat kul’un yeryüzündeki ömrü
olup, her kim ömründe besmelenin ve Fatiha suresinin hakikat manasını idrak
ederse, o kimse bu âlemdeki imtihanını kazanıp felah bulur, ebedi kurtuluşa
erer demektir.
Besmele,
Tövbe suresi hariç cümle surelerin ve Fatiha’nın başlangıcında okunur. Besmeleyi
Allah, Rahman, Rahim isimleri oluşturur ki, bu üç isim, Allah’ın yani
uluhuyet’in cümle makamlarını kendinde toplayan isimlerdir. Bu üç isim cümle
âlemlerin ve yaratılmış olan her bir şeyin aslı hakikatini temsil ettiğinden,
her meşru faaliyetin evvelinde besmele çekilmesi ön görülmüştür.
Kuranı kerimde “Biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve şu büyük Kuran’ı verdik.” (Hicr,
87) buyrulur ki, bu ayette beyan edilen “tekrarlanan
yedi ayet” insanlığa gelmiş cümle peygamberlerin, gelmiş gelecek ve mevcut
olan cümle insanı kâmil olan velilerin tebliğ ve irşadında açığa çıkan, “yedi meratibi ilahidir.” Yani Allah’ın
her bir şeyi zuhura getirip yarattığı yedi makamı’dır. İşte Bu yedi makamın
müşahedesi, Mesleki Resul’deki üçü “Fenafillâh” dördü “Bekabillah” olan
mertebelerin irşadı olup, ancak zamanın Kamil olan mürşidi tarafından telkin
edilir.
Allah isminin iki yönü vardır, biri
“makam-ı uluhiyet” yönüdür, diğeri ise “Celal” olan esma yönüdür ki, besmelede
geçen Allah, “Celal” ismi itibarıyla dır. Celal tecellisi yakıcı olup, kul’un
cehil ve zanlarından hâsıl olan masivayı, yani Allah’tan gayrı zannettiği cümle
varlıkları yakıp yok / fena eder. Ki böyle bir kul kalbindeki Allah zikrinin
uyanıklığı ve “fenafillâh” makamlarının keşfi irfâniyetiyle, kendine ve cümle
âleme nispet ettiği gayriyet, masiva gizli şirk zulmünden arınmış olur, çünkü
Kuran’da, “…Allah’a şirk / ortak koşma,
çünkü Allah’a şirk / ortak koşmak gerçekten büyük bir zulümdür.” (Lokman,
13).Buyrulur.
İşte gizli şirk zulmünden bir kul,
ancak fenafillâh makamlarının irşadına mazhar olmakla kurtulur ki, “fenafillâh”
keşfi irfâniyeti aynı zamanda besmeledeki “Celal” olan Allah isminin taşıdığı
mahiyettir.
Besmelenin Rahim ismindeki mana ise
şöyledir. Rahim, esma yönüyle ismi “Cemal” olup, Bekabillah makamlarının
müşahedesidir. Bekabillah müşahedesine ise, kendine ve cümle âleme nispet
ettiği ve gizli şirk olan varlıklardan, kurtularak, arifi billâh olan gerçek
müminler bu âlemde ulaşırlar. Ki, bunlar rahmeti “Rahim” mazhariyetiyle, kendi
yokluklarında Allah’ın cümle tecellilerinin her çeşidinde “Cemali ilahi”
müşahedesiyle Hak’la beka bulup ölümsüzleşirler. Bu itibarla, besmeledeki “
Rahim” İsmi’nin mahiyeti, “Bekabillah” marifetidir.
Besmeledeki Rahman ismi ise, “Allah,
Rahim” isimlerinin cem’inden hâsıl olan “Kemal”dir. Bu kemal’in her bir
tecelliyi ihata edip kuşatması ise “Rahman”lıktır. Bunu beyanla Kur’an-ı
Kerim’de “O Rahman olan arşı kuşattı…” (Taha, 5)
buyrulur. Rahman kemâlatına ancak, üçü fenafillâh dördü Bekabillah olan
meratibi ilahi keşfi marifetine mazhar olan “insanı kâmil”dir. İşte bu ve benzeri ilahi beyanlardan
anlaşıldığı gibi, İnsanı kâmil’in Allah, Rahim isimlerinin mahiyetinden hâsıl
olan marifet ve kemâlat ile Hakk’ın her nevi tecellisini kuşatması, besmeledeki
“Rahman” isminin sırrı mahiyetidir.
Velhasıl, Besmeleyi oluşturan üç isimden Celal olan“Allah” ismi, fenafillâh’ı.
Cemal olan “Rahim” ismi, bekabillahı. Kemal olan “Rahman” ismi ise, üçü
fenafillâh dördü bekâbillah olan ve kuranda “tekrarlanan yedi ayet”
olarak beyan edilen “Meratibi ilahi” marifetine mazhariyettir. Besmelenin
bu mahiyeti, ancak zamanın insanı kâmilinde ve onun irşadında mevcuttur. İşte
Fatiha’dan evvel okunan Besmelenin kısaca mana ve hikmeti böyledir. Vesselam.
Fatiha’nın birinci ayetinde, “Hamd alemlerin Rabbi Allah’a dır” buyrulur.
Hamd öğünmektir. Meratibi ilahi ise, uluhuyet’in makamlarıdır. Cenabı Hak Zat’ı
tekliğinden ulûhiyetine tecelli ederek ulûhiyet makamları ile görünen ve
görünmeyen cümle âlem ve varlıkları yaratır ve yarattığı cümle varlıkta “…O zahirdir...” (Hadîd, 3) beyanı
gereği mevcudiyetini zahir ederek açığa çıkarır.
Cenabı Hak, ulûhiyet makamı itibarıyla
her bir isminden, yani gerek Hakk’a ait olan settar, gaffar, kerim gibi
isimlerinden, gerekse ağaç, taş, insan, hayvan gibi Halk’a ait olan isimlerden
yücedir. Çünkü bu isimlerin hepsi uluhuyet’in zuhuru olduğundan, settar kimdir,
Rahman kimdir, Gaffar kimdir diye sorulsa Allah’tır, diye cevap verilir. Yine
Halka ait olan taşı, bitkiyi, hayvanı, insanı yaratıp açığa çıkaran kimdir
denilse Allah’tır diye cevaplanır.
Bu itibarla “Âlem”, ulûhiyetten zahir
olup açığa çıkan isim’dir. “Âlemler” ise, cümle isimlerin oluşumudur. İşte
cümle Âlemler denilen isim tecellileri ulûhiyetten “Rab” ismi ile zahir olur.
Yani cümle âlemler ve varlıklar, Allah’ın Rab’liği olan Rububiyet ile açığa
çıkarak gözükür. İşte bunu beyanla “Resülullah
miraçta Hakk’ı baş gözü ile mi, kalp gözü ile mi gördü” diyenlere, Hz. Ayşe
validemizin “Hak Hakk’ı gördü” demesini, Pir seyit Muhammed Nur Hz.leri “Hak,
Rububiyetiyle Rububiyet ini gördü” diyor.
Bu itibarla Fatiha’nın birinci
ayetindeki “Hamd âlemlerin Rabbi
Allah’adır” beyanındaki mana,
Ulûhiyetinden Rububiyeti ile zuhur ederek açığa çıkardığı cümle
isimlerin / âlem’lerin Rabbi olan Allah, ulûhiyet makamı itibarıyla Hamd edilip
övülmeye yegâne layık olandır. Demektir.
İkinci ayette “Rahmandır, Rahimdir O.” Buyrulur. “Rahman,” umumun icadına mahsustur ki, cümle âlemlerde her bir tecelliyi
kuşatıcı olmakla, umumun kemal bulması, yani her bir şeyin gıdalanıp zinde
olmasıdır. Rahman kemali cümle âlemleri muhit olduğundan, Aynı güneşin
bitkimidir, hayvan mı, insan mı, kâfir mi, mümin mi olduğuna bakmadan, her bir
şeyi ayırt etmeden, aydınlığı ve sıcaklığı ile sınırsız bir şekilde
gıdalandırması gibidir. İşte Rahman tecellisi de her bir şeyi kuşatıcı olmakla
beraber, esma olmak itibarıyla varlığı ulûhiyetten olup, Allah’ın, ismi
Rahman’lıkla olan tecellisidir. Bunu beyanla Ayette “O Rahmandır” Buyrulur.
“Rahim”
İsminin taşıdığı rahmet ise özeldir. Bu özellik yaratılmış olanlar içinde
Müminlere mahsustur ki, Kur’an-ı Kerim’de “O,
müminlere karşı Rahîm’dir.” (Ahzâb, 43) buyrulur. Rahim isminin müminlere
has olan hidayetle zuhurunun baş mazharı, Hz. Muhammed s.a.v efendimizdir. Bunu
beyanla Kuran’da “And olsun, içinizden
size onurlu bir Resul gelmiştir. Sizi rahatsız eden her şey O’nu da üzer,
üstünüze çok hırslıdır / düşkündür. Müminlere Rauf ve rahîmdir.” (Tövbe,
128) buyrulur.
Hz. Peygamber efendimiz bu mazhariyeti
ile cümle âlemlerin hürmet ve hatırına yaratıldığı kuldur. Çünkü Cenabı Hak
Hadisi Kutside ; “…bilinmekliğime
muhabbet ettim (Âşık oldum) halkı yarattım” buyurur ki, muhabbet Türkçe
aşk’tır. İşte Allah’ın bilinmekliğine âşık olup ta yarattıklarının içinde,
Hidayetin baş mazharı olan Hz. Muhammed s.a.v in kulluğu, yaradılış gayesinin
en zirve kulluğu olduğu için cenabı Hak, O’na âşık oldu ve “Habibim” (Sevgilim) diyerek âşık olduğu Muhammed kulluğunu
seyretmek için cümle âlemleri yarattı. Bu itibarla cümle âlemlerdeki yaratılmış
olan her varlık, var oluşunu Hz. Muhammed’e muhtaçtır.
Her insan Muhammed’i kulluğa yakın
olduğu nispette mümin olur ve yaradılış maksadına uygun kulluk yapar. Yani, Mümin kulluğunda Muhammedleştiği oranda
Hakk’ın Rahim rahmetine mazhar olur ve onun kulluğunda Rahim rahmeti zahir olur.
Bunu beyanla Arifi billâh Hasan Fehmi Hz.leri;
“Rahimsin şüphe yok asla
Habibin oldu müsemma
Onunla cümle arifler
Bulup tur sureti insan.”
Buyurur ki, bu beyitte ifade edilen
sureti insandan maksat, insanı kâmil olmaktır. Çünkü herkes yaradılış
itibarıyla sureta insandır fakat insanlar içinde her kim tüm zamanlarda ve
cümle âlemlerde mevcut olan, Vücudu Nuru Muhammed’in zahir olduğu, “mesleki
Resul” irşadına mazhar olursa, ancak o kimse İnsanı kâmil olur.
Velhasıl, Hz. Resülûllah’ın baş mazharı
olduğu hidayet kulluğu, insanı kâmil’in marifet ve kulluğunda zahir olup
Allah’ın rahmeti Rahim’likle olan tecellisidir. Rahim ismi de diğer cümle
isimler gibi ulûhiyetten yani Allah’ tan olması itibarıyla, ayette “…Rahimdir O” buyrulur.
Fatiha’nın Üçüncü Ayeti ise; “Din günün sahibidir / Malikidir O.”
Beyanıdır. Burada ifade edilen din günü, kıyametle açığa çıkan “Haşir” toplanma
günüdür. Çünkü kıyamet cümle peygamberlerin tebliğ ve irşadında insanlığa haber
verdikleri fakat kimi insanların iman ettiği kimi insanların ise inkâr ettiği
gündür. Ki, kıyametin kopmasıyla yeryüzünde hiçbir canlı kalmaz ve herkes kabir
/ berzah âleminde haşr olur / toplanır ve herkese Cenabı-ı Hak “Bu gün mülk kimindir?” (Mümin, 16)
diye sorar. Hiç kimse bu soruya cevap veremez ve susup kalır. Yine Cenabı Hak,
kendi kendine cevap vererek “Kahhar olan
Allah’ındır…” (Mümin,16) diye hitap eder. Böylece cümle Mülkün sahibi /
maliki olan Allah, herkesin yokluğunda kendi kendine cevap vererek cümle mülkün
Maliki, yani sahibi olduğunu ilan eder.
İşte bu gün kastedilerek ayette; “Din günün malikidir / sahibidir”
buyrulur ki, insanlığa gelen cümle peygamberlerin Din’in de bu günden
bahsedildiği için ayette “Din günü”
olarak beyan edilmiştir.
Buraya kadar bahsettiğimiz kıyamet ve
haşir, büyük, umumi kıyamet ve haşirdir. Bu âlemde yani yeryüzünde yaşamış,
yaşayan ve yaşayacak olan herkes, bu umumi ve büyük kıyamet ve haşra muhatap
olacaktır. Ve buna inanmak İmanın şartlarındandır.
Hz Peygamber efendimiz; “Hesap günü gelmeden hesabınızı görün”
buyurmuştur ki, bu hadisin anlamı açık olup bu âlemden ölümle ayrılmadan evvel,
ahirette görülecek hesabınızı bu âlemde görün demektir. Yine Hadisi Şerifte; “…Ölmeden evvel ölünüz. Sizin gibi yer içer
gezer fakat ölmeden evvel ölmüş olanlardan birini size göstereyim, Ebu Bekir e
Bakın o ölmeden evvel ölmüşlerdendir” buyrulur. Ehli kemal’den Şem-i
Hz.leri;
“Mutu kablu ente mutu”
Sırrına mazhar olan
Haşrı neşri burada gördü
Nefha-i sur vurmadan.
Diyor. Beyitteki “Mutu kalbe ente mutu” beyanı yukarıda bahsettiğimiz Hadisi şerifin
Arapça ifadesi olup “ölmeden evvel
ölünüz” demektir. Bu beyitin manası, Her kim bu âlemde ölmeden evvel ölüm
sırrına mazhar olursa, o kimse umumi, büyük kıyamet kopmadan, Haşir ve Neşir
gününü burada yani bu yeryüzü âleminde görür, demektir. Yine ehli kemal’den
Niyazi Mısri Hz.leri;
“Men aref sırrına er ko gafleti
Gör ne remz eyler bu insan sureti
Haşrı neşri hem tamuyu cenneti
Geyre bakma sende iste sende bul” Buyurmuştur.
Beyitte geçen “Men aref”
kelimesi “Men arefe nefse fekat arefe
rabbe / Kim kendini bilir o Rabbini bilir” Hadisi Şerifidir ki, beyit’in
manası şöyledir; Hz. Resülûllahın “Kim kendini bilir o rabbini bilir”
beyanındaki sırra ulaşmana engel olan gafleti terk et. “kendini bilme”
irfaniyeti ile arif olursan, ancak o zaman sureta küçük, fakat mana yönüyle
büyük olan insanı tanırsın. Haşır ve Neşir gününü, cenneti ve tamuyu
(cehennemi) kendinde bulup müşahede edersin demektir.
İşte, bütün bu ve benzer beyanlardan anlaşıldığı gibi, Ölüm iki’dir. Birisi
umumi ölümdür, yani mecburi ölümdür.
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) ayetinin hükmüdür ki, doğan ve
yaşayan her şeyin bir zaman sonra ölmesi, yani bu âlemden ayrılmasıdır.
Diğer ölüm ise ihtiyarî ölümdür ki, bu ölüm
Hz. Peygamber’in “Ölmeden evvel ölünüz.” beyanındaki ölümdür. Kulun bu ölümle
ölüp veya ölmemesi kendi elinde ve ihtiyarında olup, isterse ölür isterse
ölmez. Bu ölüm “Yeryüzündeki herkes / her şey fânidir, yokluktadır.
Celâl ve ikram sahibi Rabbinin veçhi / yüzü bakidir.” (Rahman, 26-27)
ayetlerinin mana ve mahiyeti olup, kulun, Allah’ın makamlarını müşahede
etmesiyle kendi yokluğunun (fenasının) irfaniyetine ulaşmasıdır.
Böyle bir irfaniyetle kulun ölmesi onun
kıyametidir ki, böyle bir kul ancak bu âlemde Hakk’a kavuşarak Hak’la var olur
ve Hakk’ın bekasıyla beka bulur. İşte Hak’la beka bulma marifetine ulaşan kul, “Bugün mülk kimindir? Kahhar olan
Allah’ındır…” (Mülk- 16) müşahedesiyle bu âlemde yaşar ve Hak’la Haşr olur.
Bahsettiğimiz bu kıyamet ve haşir, özel haşir olup, umumi kıyamet ve haşrın
imanıyla çelişmez. Yani özel kıyamet ve haşrın Arifleri, kesinlikle büyük umumi
kıyamet ve haşrın zuhur edeceğine iman ederler. Bu gerek büyük ve umumi, gerekse
küçük olan haşir, cümle hak olan din’de tebliğ edildiğinden, “Din günü” dür.
Bu itibarla, üçüncü Ayette ifade edilen, Allah’ın kendi mülküne ve “Din
gününe” nasıl Malik / sahip olduğu, Allah’ın makamlarının keşfi marifetine
mazhar olanların kulluğunda kâmilen açığa çıkıp zahir olur. Demektir.
Dördüncü ayette, “Yalnız sana
ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” Buyrulur. İbadet kulluk
demektir ki, şeriata göre Hakk’a yönelik ve Hakk’ın emri ve tavsiyesi olan
cümle faaliyetler ibadettir / kulluktur.
Yine şeriata göre “ yalnız senden yardım dileriz” beyanının anlamı,
gerek faaliyetle, gerekse dil ile yapılan dua ve niyazlarla Allah’a yönelerek
Allah’tan istenen yardımlardır. Çünkü cenabı Hak “…Dua edin bana cevap vereyim size…” Mümin-60 buyurur.
Hakikate göre ibadet / kulluk ise, Hakk’ın zuhuru karşısında hâsıl olan
yokluk aczi yetidir. Kul yaptığı gayret ve ibadetle, ancak aczi yetin zirvesi
olan kendinin ve âlemlerin fenasının / yokluğunun irfaniyetine ulaşabilir. Bunu
beyanla Hz. Ebu Bekir; “Hamd Allah’adır
ki, Allah kullara kendi acziyetlerini / yokluklarını itiraftan başka bir yol
vermedi” buyurmuştur. Çünkü Kul yaratılmış olmakla, makamı uluhuyet’in yani
Allah’ın tecellisinden başka bir şey değildir. Cenabı Hak ulûhiyet makamıyla görünen
ve görünmeyen cümle âlemlerdeki her bir şeyin aslıdır. Ve her bir şey denilen
cümle varlıklar uluhuyet’in, yani Allah’ın makamından yaratılarak açığa çıkan
isimlerden oluşurlar.
Bu yaradılış, Allah’ın Vahdet’i, Bir’liği dâhilinde şöyledir. Hakk’ın
Ehad, yani Tek olan Zat’ının Ulûhiyetle olan tecellisi, Allah’ın sıfat’ları
esması ve efali ile dir. Allah sıfat yönüyle mutlaktır, esma ve efal yönüyle
ise mukayyet yani kayıtlıdır. Sıfatlar batın, fiiller ise zahirdir. Allah batın
olan sıfatlarından tecellisiyle isimleri zuhura getirir ki, isimler fiil ile
zahir olup gözükür. Fiiller isimle buluşunca her bir fiil isimlenerek
kayıtlanır ve mukayyet olan cümle âlemler ve suretler meydana gelerek
yaratılır. İşte bu suretlerle olan yaradılışa Halk denir ki, halk’ın cümlesi
yaratılmış olmakla kul’dur ve her kul mazhariyetine göre kulluk meydana
getirir.
Bu itibarla Bir olan Allah, batın ve mutlak tecellisiyle Mabuddur, yani
ibadet edilendir. Allah’ın zahir ve mukayyet tecellisi ise kulluktur ki, kul
muhtaç ve aciz olup, mabuda ibadet edip ondan yardım ister. Bunu beyanla,
yapılan cümle kulluk / ibadet Allah’ın zahirinden yani mukayyetliğinden, batın
olan mutlakıyetine yapılır. Vesselam.
Bu hakikate işaretle Şeyh’ül Ekber Muhiddin Arabî Hz.leri; “Hak zuhurdan kul ise kabulden ibarettir”
Diyor. Bu itibarla, Uluhuyet’in zahiri olan halkın kulluğu yani ibadeti,
hakikat’te onun yokluğudur ki, bu yokluk Hakk’ın kemal’ini açığa çıkardığı
için, Kamil bir kulluk olup Allah’a yardım etmektir. Çünkü fena / yoklukla olan
kulluk Allah’ın Halkı yaratmasının ideal gayesi olan insanı kâmil’in marifetini
açığa çıkarıp zahir eder. Bunu beyanla Kuranı kerimde; “Ey iman edenler Allah’ın yardımcıları olun Hani Meryem oğlu İsa
havarilere Allah’a gidişte benim yardımcılarım kimdir? Demişti de, havariler:
Biz Allah’ın yardımcılarıyız cevabını vermişlerdi…” (Saff-14) “ …Havariler dediler ki: Biz Allah’ın
yardımcılarıyız Allah’a iman ettik biz şahit ol biz Müslümanlarız” (Ali
İmran-52) Buyrulur.
Velhasıl “yalnız sana ibadet
ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” ayetinde beyan edilen ibadet ve
kulluk, Hakk’a farz yakınlıkla hâsıl olan ibadet’tir / kulluktur. Kul aciz ve
muhtaç olup, kulluk ise aczi yet ve ihtiyaç icap ettiğinden, kul yaratanından
gerek haliyle gerekse diliyle daima yardım ister. Kul yokluğu ile Hakk’ın kemal
tecellisini zuhura getirmekle ise, Allah’a yardımcı olur demektir.
Beşinci ayette “Dosdoğru giden
yola ilet bizi.” Buyrulur. Doğru yol, cümle peygamberin tebliğ ettiği
din’lerdeki “tevhit” yoludur.
Her peygamber kendi zamanında ümmetini “La
ilahe illallah” tevhidine davet etmiş, ona iman eden de olmuş inkâr edende
olmuştur.
İman edenler, kendilerine tebliğde
bulunan peygamberin peygamberliğine inanıp, “La ilahe illallah İbrahim resülûllah” veya “La ilahe illallah Musa resülûllah” veya “La ilahe illallah İsa resülûllah” deyip, kalbiyle tasdik ederek
zamanın peygamberinin şahsında zahir olan tevhit dinine tabi olmuşlardır.
Peygamberin bu tebliğine uymayanlar ise tevhitten
mahrum olmuşlar ve Allah’ı ya şahıs, ya da herhangi bir eşyaya vs. şeylere
benzetip, teşbih ederek küfre şirke saplanmışlardır. Ya da Allah’ı inkâr ederek
kâfir olmuşlardır.
Bu küfre düşenler daha ziyade,
cümle peygamberlerin tebliğ ve irşadıyla kendi zamanlarında zuhur eden hak
peygamberi, inkâr ederek şirke batmışlar veya daha evvel gelmiş olan bir
peygambere tabi olduklarını iddia etmişlerdir. Mesela Hz. İsa kendinden önceki
cümle peygamberin din’inde var olan tevhide davet ettiği zaman, Yahudiler; “biz
Hz. Musa’ya tabiyiz” diyerek, zamanlarında zuhur eden hak Resul’ün ve onun
tevhit irşadından istifade edemeyerek küfre ve şirke batmışlardır.
Son peygamber Hz. Muhammed s.a.v’ in zuhuruyla da, aynı şekilde ona iman
edenler olduğu gibi, onu aynı veya benzer sebeplerle inkâr ederek, cümle
peygamberin irşadında zahir olan tevhit
dininin tebliğ ve aydınlığından mahrum olmuşlar ve halen olmaktalar. Bu
müşriklerin büyük bir kısmı daha evvel zahir olan Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya tabi
olduklarını söyleyip, Hz. İsa ve Hz Üzeyr’i ilahlaştırmaktalar. Bunu beyanla
Kuran’da; “Yahudiler Üzeyr Allah’ın
oğludur dediler; Hıristiyanlar da Mesih Allah’ın oğludur dediler. Kendi
ağızlarının sözüdür bu. Kendilerinden önce inkâr edenlerin sözlerine benzetme
yapıyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da yüz geri çevriliyorlar”
Tövbe-30 buyrulur.
Velhasıl bugün, Hz. Resülûllah efendimizin şahsında zahir olan İslam,
Hz. Âdem’den Hz. Muhammed S.A.V’me kadar gelen, cümle peygamberlerin irşadında
zahir olan “tevhit dini” olup,
ayette beyan edilen “Dosdoğru yoldur”.
Bu zamanda her kim “Eşhedü en la ilahe
illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resülûhu” imanını diliyle
ikrar edip kalbi ile tasdik ederse, o kimse doğru yol olan “tevhit dini”
içerisine girerek, açık şirk ve küfürden kurtulur. Vesselam.
Tevhit dini olan İslam’a dâhil olup ta, tevhidin sadece kelimesini kalp
ile tasdik dil ile ikrar edenler, açık şirkten kurtulur fakat bunların, Hz.
Resülûllahın “Ben ümmetimin açık
şirkinden değil gizli olan şirkinden korkarım” beyanındaki gizli şirki devam eder. İşte bu gizli
şirkten kulun kurtulması için, tevhidin hakikatine onu ulaştıracak olan “zikri daim uyanıklığıyla ilmi tevhidi
hakikiyi” tahsil etmesi gerekir.
Tevhidi hakiki irfaniyeti, Daim
zikir uyanıklığı ve Allah’ın makamlarının müşahedesiyle hâsıl olur ve ancak bu
irfâniyeti ile kul İnsanı kâmil olur. İnsanı Kamil, kendine ve cümle âleme
nispet ettiği, gizli şirki oluşturan varlıklardan fenafillâh irfaniyetiyle
kurtulup, Hakk’a vuslat etmiş, Bekabillah Marifetiyle Hak’la beka bulmuş
kimsedir. İşte hakikate göre, kulu gizli şirkten kurtaran “Daim zikir ve tevhidi hakiki” keşfi irfaniyeti, “Dosdoğru yol”dur.
Kulu, İnsanı kâmil marifetine ulaştıran ve “Dosdoğru” yol olan zikri daim ve tevhidi hakiki, irfaniyeti, ancak
zamanın yaşayan Kâmili mürşidinden tahsil edilir. Çünkü tevhidi hakiki davet ve
irşadı, Nübüvvet son bulduğundan velayet yolu ile zamanın yaşayan insanı kâmil
olan velileri tarafından yapılır. Her kim ben şu kadar yıl evvel bu âlemden
geçmiş olan falanca veli’nin, mesela Hz.
Mevlana’nın, Hz. Yunus Emre’nin, Hz.Bahaaddin Nakşibendî’nin, Hz Abdülkadir
Geylani gibi, zamanlarında insanlığı irşat edip aydınlatmış olan velilerin
yolundayım diyerek, kendi zamanında yaşayan Kamil’in irşadına mazhar olmazsa, O
kimse gizli şirkten onu kurtaracak olan zikri daim uyanıklığından ve tevhidi
hakiki marifetinden mahrum kalır.
“Böyle olanların durumu aynı zamanın
peygamberine değil de geçmişteki falanca peygamberin yolundayım diyenler
gibidir.” Bu itibarla, ayetteki kul lisanı ile yapılan, “Dosdoğru
giden yola ilet bizi.” Duası, Hakikat’te zikri daim ve tevhidi hakiki yoluna ilet bizi demektir.
Altıncı ayette, “Kendilerine
nimet sunduklarının, üzerlerine gazap dökülmemişlerin karanlık ve şaşkınlığa /
dalalete saplanmamışların yoluna”. Buyrulur ki, kulun mazhar olabileceği en
ala “nimet,” yaradılışının yüce
gayesine ulaşıp “insanı kamil”
olmasıdır. Çünkü Allah Kullarını, yaratıcısını bulup yaratıcısına vuslat etsin
diye yaratmıştır. Kuranı kerimde “Ey
mutmain olan nefis, dön Rabbine, Rabbin senden razı sen de ondan razı olarak
gir Benim kulluğuma / kullarımın arasına, gir benim cennetime.” (Fecr,
27-30) buyrulur. Yani, ey zikri daimle uyanıp mutmain olup, tevhidi hakiki
irfâniyetiyle mevcuttaki Rabbi’ne vuslat etmiş kulum, ulaştığın bu vuslat
müşahede ve irfâniyetiyle insanı kâmil olarak gir benim arif ve Kamil
kullarımın arasına. Ki, senin yokluğa / fenaya ermiş kulluğundan Allah razıdır,
sen de Allah'ın, senin yokluğunda zahir olan Beka tecellisinden razı olarak,
benim irfan cennetime dâhil ol,
demektir.
İnsanı Kamil, Rabbi’ne vuslat marifetiyle bu
âlemde cennetül irfana girer ve hangi âlemde var olursa olsun bir daha oradan
çıkmayıp, irfan cennetinde daima Rabbin müşahedesiyle zevklenir. Ki bu
keyfiyete, ahiretteki amel cenneti nimetlerinden hâsıl olan lezzetler de dâhil,
Dünyevi ve uhrevi hiçbir nimet emsal olamaz. Bunu beyanla Arifi billâh Niyazi
Mısri Hz.leri;
Bu günkü cennetül irfana
Dâhil olsa uşşak
Yarınki vaat olunan
Huri ve gîlmanı ne eylerler
Diyor.
Velhasıl
Allah’ın kuluna sunduğu en ala nimet. O kulun insanı Kamil mertebesine
ulaşmasıdır. Çünkü bu mertebe gazaba muhatap olmayan, sapkınlık ve delalete
düşmemiş olanların mertebesidir.
Dalalete düşen ve gazaba
uğrayanların birincisi: Tevhit dini olan İslam dininin dışında olanlardır ki,
bunlar “Eşhedü en la ilahe illallah ve
eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu” imanı ile şereflenmemiş açıkça kâfir ve müşrik olanlardır.
İkincisi ise, kelimeyi şahadet imanına mensup olmalarına rağmen, dalalet
ehilleri ve gazap ehilleri olanlardır ki, bunlarda iki kısımdır. Bunların
Dalalette olanları: “Eşhedü enla ilahe
illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu / Ben şahidim (Görüyorum)
Allahtan başka ilah yoktur şahidim (Görüyorum) ki Muhammed Allahın elçisi ve
kuludur” iman ve ikrarına mensup olmalarına rağmen, kendinde ve cümle
eşyada mevcut olan Allah’ı, bu imtihan âleminde görünmezlik ve bulunmazlıkla
kayıtlayıp, tenzih ederek dalalete düşen “tenzihçilerdir.”
Bunların en bilgilisi Allah bu âlemde isimleri, fiilleri ve sıfatları ile zuhur
eder, Fakat zat’ı ötelerin ötesidir diyerek Allah’ın her yerde mevcut olan
zat’ını, kendinin ve cümle eşyanın harici olarak mevhumlukla kayıtlar. Bunlar
Kuranda mevcut olan ilmi şeriat, ilmi
tarikat, ilmi hakikat ve ilmi marifet’ten, sadece şeriata yönelik zahir
ilimlerle meşgul olup, diğer ilimlerin cahili olmakla yanılmış ve “dalalete” düşmüş olanlardır.
Bu “tenzihçiler” şeriat
imanına ve ameli Salih’e mensup olmakla, yani Allah’ın emir ve yasaklarına
riayet etmekle âlemi ahirette cehennem azabından kurtulup, amel cenneti
nimetleri ile lezzetlenirler. Fakat kendilerinde ve cümle varlıkta mevcut olan,
Hakk’a vuslat keyfiyetinden ve insanı kamil marifetinden gafil ve mahrum olmakla
hüzünlenirler, kederlenirler. Vesselam.
Gazab ehilleri de, kelimeyi şahadet iman ve ikrarına mensup olmalarına
rağmen, Hakk’ı yaratılmışa benzeten “teşbihçilerdir.”
Bunlar daha ziyade bir mürşide gidenlerden ve tarikat ehli olduğunu iddia
edenlerden olup, genellikle mürşitlerini
veya kendilerini ilah’lıkla Rab’likle “teşbih” ederek açık şirk
işleyenlerdir. Çünkü Mürşidini, kendini veya herhangi bir kimseyi
Allahlıkla, Rab’likle kayıtlamak aynı zamanda küfür olup kâfirliktir.
Cahil ve Nakıs birçok mürşit, kendine tabi olan müritlerine, resmi veya
hayali ile kendini rabıta yaptırır. Mürit de, bu rabıta ile mürşit bana nazar
eder, beni olumsuzluklardan koruyup irfâniyet sahibi yapar diye mürşidinden
yardım bekler ve kendini heba eder. Pîr Seyyid Muhammed Nur Hz.leri, “Bu şekilde mürşidi rabıta yapmak
küfürdür.” Diyor. Çünkü mürşidi resim veya hayal ile rabıta yapmak, şirk-i
celîdir. Allah’a açıkça şirk, ortak koşmaktır ve yegâne affedilmeyen en büyük
günahtır. Bunu beyanla Kuran’da, “…Allah’a
şirk / ortak koşma, çünkü Allah’a şirk / ortak koşmak gerçekten büyük bir
zulümdür.” (Lokman, 13) Başka bir ayette ise “Şu bir gerçek ki Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Onun
dışında kalanı dilediği kişi için affeder…” (Nisâ, 48-116) buyrulur.
Velhasıl, bir mürşidin fotoğraf veya hayalinden kendini müridine rabıta
yaptırması; “teşbih” olup açık
şirktir ve küfürdür.
Bu “teşbih”çilerden bazıları ise zındıklardır.
“Zındık” dinin zahir yönünü
inkâr edip, şeriat ile kendini mükellef kabul etmeyen, dinin batın yönü ile kul
olduğunu iddia edendir. Bunların bazıları kâmil’in telkinine muhatap olmalarına
rağmen, o telkinin irşat ve irfâniyetine ulaşamazlar. Çünkü bunlar, kâmil’in
telkinini imam edip de ona uyup riayet etmezler, emri ilahîye uymazlar Allah’ın
yasaklarından kaçmazlar. Bunlar abdest, namaz, oruç vb. ibadetleri ifa
etmedikleri gibi, Allah’ın yasak ettiklerine de yanaşırlar. Birde bu hal ve
davranışlarını âlem-i halka irfâniyetmiş gibi gösterirler. Ayetleri, hadisleri
ve velilerin sözlerini çeşitli tevillerle çarpıtarak, abdestsizliği,
namazsızlığı, oruçsuzluğu bir marifet ve kemâlat olarak beyan ederler. ‘Ben
daim namazdayım, daim oruçtayım, her daim abdestliyim...’ gibi sözlerle, vakit
namazlarını kılmayı, ramazan orucunu tutmayı gereksiz görürler. Bunları, şeriat
ehilleri ve avam tarafından yapılan ve yapılması gereken ibadetler olarak
değerlendirirler.
İşte bu zındıklardan bazıları ise, itikatları diğerleriyle aynı olduğu
halde, namaz kılarlar. Fakat ‘Neden namaz kılıyorsun?’ diye sorulduğunda,
halk-ı âlem bir şey deyip tenkit etmesin, taş attırmayayım diye kıldıklarını
söylerler. İşte bunlar da aynen diğerleri gibi zındıktır. Çünkü zındıklık, amelde olmayıp itikat’tadır. Bunlar,
Kuran’ın beyanı ile “Kalpleri eğri ve
bozuk olanlardır…” (Âl-i İmran-7)
Zındıklar hakkında Pîr Seyyid Muhammed Nur Hazretleri, “Bir taife var, onlara taife-yi Bâtıniye
tabir olunur. Kuran’ı yalnız enfûsa hasrederler: Oruç dahil Allah’ın farz
ettiklerini ‘murat enfüsidir’ deyip zahirini afakını inkâr ederler. ‘Cebrail,
akl-ı resul’dür. İsrafil himmet-i resul’dür. Yoksa öyle Cebrail’in, İsrafil’in
aslı yoktur, bunlardan gaye / murat enfüsi anlamlardır.’ der ve afakı inkâr
eder. İşte taife-yi zındık gibi bunlar kâfirdir. Hâlbuki Kuran’ı yalnız enfûsa
hasreden küfreder.” buyurur.
Velhasıl, bu ve benzer “teşbihçiler”, Kalplerinde daim zikir
uyanıklığından ve tevhidi hakiki keşfi irfaniyetinden mahrum ve sapık
itikatları ile “Gazap” ehilleridir.
Kalp’teki zikri daim ve tevhidi hakiki marifetiyle ulaşılan, İnsanı
kamil “nimetine” mazhar olup, cehalet karanlığı ve şaşkınlıkla Allah’ı,
“tenzih” ve “teşbih” eden “dalalet ve gazap” ehillerinden olmamamız için,
ayette kul lisanı ile, “Kendilerine
nimet sunduklarının, üzerlerine gazap dökülmemişlerin karanlık ve şaşkınlığa /
dalalete saplanmamışların yoluna” ilet beyanıyla tamamlanan Fatiha suresi,
aynı zamanda baştan sona kadar mükemmel bir duadır. Bu itibarla tevhit dininin
müminleri her fırsatta Fatiha suresini okurlar ki, Fatiha’yı namazda okumak
bazıları tarafından vacip olarak kabul edilmiştir.
Fatiha’yı anlatan o kadar çok beyan var ki, ehli kemal anlata, anlata
bitirememişlerdir. Hz. Ali KV. “Fatiha
suresini tefsir etsem yetmiş deve yükü cilt olur fakat yine de Fatiha’nın
tefsirini anlatamam” demiştir. Çünkü Fatiha, makamı ulûhiyetin ve zuhurunun
sırrını beyandır. Ulûhiyetin zuhuru ise, nihayetsiz olan kesret / çokluk âlemi
olduğundan sınırlanamaz hudutlanamaz. Bu itibarla Hakk’ın ve cümle kâinatın
sırrını içeren Besmele ve Fatiha suresi, ne kadar şerh edilip zahir ve batın
yönüyle izah edilse de, yine anlatılmış olmaz. Allah her şeyi en iyi bilendir.
Besmele ve Fatiha suresinin yorum ve
açıklaması, cümle hataları ile beraber Çarşamba günü 08 Ekim 2008 tarihinde
tamamlandı.
Nejdet Şahin