Ana Sayfa-www.hakikatbilgisi.com
Bir Ayet, Bir Şiir, Bir Yorum
Kur’an-ı Kerîm’de;“Allah göklerin ve yerin nurudur, onun
nurunun misâli, içinde çerağ bulunan bir kandile
benzer. Kandil bir sırça içerisindedir, sırça inciden bir yıldız gibidir ki;
doğuya da batıya da nispeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yapılır. Bu
ağacın yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar, nur üzerine nurdur O.
Allah dilediğini kendi nuruna kılavuzlar. Allah insanlara misâller
verir. Allah her şeyi bilmektedir.” (Nur, 35) buyrulan bu ayetin, leddun-i
yönden olan hakikat ve hikmetini Hasan
Fehmi (TEZDOĞAN) Hz.leri, aşağıdaki şiiri ile açıklayarak Hak âşıklarına
hediye edip yol göstermiştir. Şöyle ki:
Elâ ey âşık-ı mahbûb, diyem sana ki icmâli
Kamu bir noktadır cümle bu âlemde nihân etti
Onun vech-i cemâlini celâl-i
ihticâb etti
Ki bu sırdan sıfat esmâ ki zâtına hicâb etti
Hakikat bir şecerdir kim ne maşrıki ne mağribi
Onun zıll-ı hayâlinden sıfatını
beyan etti
Bu ekvan bir fener misli içinde zâttır
şem’i
Ziyâsı fi’line benzer, bu âlemden cila etti
Behey âşık nedir aşkın bana bildir nedir fikrin?
Bu mânâdan haber bilsen nice esrâr beyân etti
Edenler zâr- u efgânı bulurlar gül ü gülzârı
Çün oldular bülbül cânı onunçün can fedâ etti
Bu Tâlibî talep kıldı maarif kenzini buldu
Hakâyık remzini bildi bilen remzi imam etti
Hasan Fehmi (TEZDOĞAN)
Biz de, nur suresinin otuz beşinci
ayetini açıklayan ve kibar-ı kelam
olan bu sözlerin hakikati hikmetinden nasiplenmek gayreti ile bu şiirleri
yorumladık. Şöyle ki;
Elâ ey âşık-ı mahbûb, diyem sana ki icmâli
Kamu bir noktadır cümle bu âlemde nihân etti
Elâ; tembih, dikkat et, Mahbub,
sevgili, icmâl; özet, topluca, nihân gizli, örtülü, sır demektir. Buna
göre ey ilahî aşka mensup olduğunu zanneden kimse! Dikkat et dediklerime! Sana
özet olarak söyleyeyim ki; bu görünen ve görünmeyen cümle âlem bir nokta’dır. Yani ‘Bir tek’ varlık olan Hakk’ın “zat-ı
ehadiyetidir.” Fakat görünen ve
görünmeyen cümle âlemlerdeki tüm varlıklarda ve eşyada o bir olan nokta, yani
zat-ı ehadiyet gizlenip saklandı demektir.
Onun vech-i cemâlini celâl-i
ihticâb etti
Ki bu sırdan sıfat esmâ ki zâtına hicâb etti
Vech-i cemâl; Allah’ın cemal yüzü, ihticâb, örtünme gizlenme, hicâb
perde, örtü anlamlarındadır. Bu itibarla, O bir nokta olan zatı ehadiyetin
zuhuru ile hâsıl olan güzelliği Hakk’ın cemâl
yüzü olup, cemâl yüzünü Cenab-ı Hak, kendi celâl tecellisi ile perdeleyerek örtüp
gizledi buyruluyor. Ki, zat-ı itibarıyla ehad / tek olan Allah, zat’ından sıfatlarına; sıfatlarından isimler
âlemine tecelli ederek, isimlerdeki tecellilerin tesiri ile tek olan zatını
örttü demektir. Çünkü sıfatlar çeşitli olduğundan, isimler ise kesreti /
çokluğu iktiza ve icap ettiğinden, sıfatların ve esmaların (isimlerin) tesiri,
cümle varlıklarda mevcut olan Hakk’ın zatını müşahedeye hicap (perde) engel olurlar. Allah’ın Celâl ismi, tesiri geniş ve ana isimlerden olup, celâl tesiri ism-i Mudili
zuhura getirir. Mudil mazharı olan kimse ise, dalâlete yani yanılgıya düşer ki,
yanılgı cehalettir. Böylece, kulun cehaletle kendine ve cümle âleme nispet
ettiği sıfatların ve isimlerin
zuhuru olan varlıklar ve cümle eşya, mevcut ve apaçık olmasına rağmen Hakk’ın zatını perdeleyerek hicab olur.
Hakikat bir şecerdir kim ne maşrıki ne mağribi
Onun zıll-ı hayâlinden sıfatını
beyan etti
Şecer; ağaç. Maşrık
doğu, mağrip batı, zıll gölge demek olup, Kur’an-ı
Kerîm’deki “Allah göklerin ve yerin
nurudur, onun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandile benzer. Kandil bir
sırça içerisindedir, sırça inciden bir yıldız gibidir ki; doğuya da batıya da
nispeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yapılır. Bu ağacın yağı
neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar, nur üzerine nurdur O. Allah
dilediğini kendi nuruna kılavuzlar. Allah insanlara misaller verir. Allah her
şeyi bilmektedir.” (Nur, 35) beyanını şiir’in bu beyitlerinde Fehmi efendi
Hz.leri yüksek marifet ve kemâlatı ile tevil ederek, bu ayetin iç yüzündeki
leddun-i hakikatleri açığa çıkarıyor.
Buna göre, ayet’te ifade
edilen “doğuya ve batıya mahsus olmayan
zeytin ağacı,” şiir’de bahsedilen ‘hakikat
ağacı’ olup, tevhîd-i hakikî irfâniyet
ve kemâlatına mazhar olan insan-ı kâmil demektir.
Çünkü insan-ı kâmil, doğuya ve batıya mahsus olmaz. Yani insanı kâmil illa şu
coğrafyada, şu aşiret veya şu soyda veya şu tarîkat
veya cemaatle kayıtlı olmadığı gibi, hiç bir yön, taraf, coğrafya soy-sop vb.
değerlerle kayıtlanamaz demektir. Bu
itibarla her kim ki; mekteb-i irfânda
seyr-i sülûk görüp de zikr-i dâim ve makâmât-ı tevhîd irfâniyetiyle Rabbine vasıl olup her tecellide Rabbini
müşahede edip tanıyorsa, ancak o kul insan-ı kâmildir.
İşte doğuya ve batıya mahsus olmayan hakikat
ağacı, her zamanda bu âlemde mevcut olan böyle bir insan-ı kâmil olan
şahıstır. Bazılarının dediği gibi ‘Bunun yolu falanca geçmiş büyüğün adıyla
anılan yoldur veya babası şöyle âlim imiş, dedesi veli imiş veya seyit, şerif sülalesindendir’ gibi
unvanlarla faaliyet gösteren her kim olursa olsun; eğer tevhîd-i
hakikî irfâniyetine ulaşmamışsa, unvan ve rütbesi ne
olursa olsun, sarığı ve cübbesi ne kadar büyük olursa olsun, bunlar Hak’tan
ayrı ve hakikatten uzak kimseler olup hiç biri insan-ı kâmil değildir. Bunlar
insan-ı nâkıstırlar. Yani eksik kemâle
ermemiş insanlardır. Bu itibarla; bir
kimsenin insan-ı kâmil olması onun soyu-sopu,
babasının dedesinin şöhreti gibi sûret vb. değerlerle
olmaz. Bir kimseyi kâmil insan yapan, tahsil ettiği zikr-i
dâim uyanıklığı ve tevhîd-i
hakikî mertebelerinin müşahedesinden hâsıl olan irfâniyet
ve kemâlattır.
İşte ayette zeytin ağacı, şiirde ise hakikat
ağacı olarak ifade edilen insan-ı kâmilin zıllinden
(gölgesinden) sıfatını beyan etti demenin anlamı; İnsan-ı kâmilin cisim suret
varlığı bugün var yarın yok olduğu için, kâmil’in suret beden varlığı gölge ve
hayal mesabesindedir. Fakat insan-ı kâmil’in zıll gölge olan mazhariyetinden Cenâb-ı Hak, sıfat-ı sübutiyesinin
cemi’ni (toplamını) aktif olarak zuhur edip, açığa çıkarır. Kâmil olmayan nâkıs insan ise, sıfatı subutiyenin
toplamına mazhar olmakla beraber onun bu mazhariyeti potansiyeldir; aktif bir
mazhariyet değildir. Çünkü zikr-i dâim
uyanıklığı ile tevhîdi hakiki irfâniyetine
ulaşmayan bir kimse, ‘ilim’ sıfatını
kemâliyle açığa çıkarıp zuhura getirememiş olduğu
için kemâle ermediğinden insan-ı nâkıstır.
Fakat ilimlerin anası olan ilm-i tevhîd-i
hakiki mazhariyetiyle, insanı kâmil de sıfat-ı subutiyenin
tamamı faaldir. Bunu beyanla şiir’in bu beytinde; “Herhangi bir coğrafi bölgeyle, aşiretle
soyla sopla kayıtlı olmayan fakat sureti (beden
varlığı) hayâl ve gölge olan insan-ı kâmil’de Allah,
sıfatlarının cem’ini / toplamını kemâl ile açığa
çıkardı.” Buyrulmaktadır.
Bu ekvan bir fener misli içinde zâttır
şem’i
Ziyâsı fi’line benzer, bu âlemden cila etti
Ekvan; Âlemler, mahlûklar, varlıklar, oluşlar. Şem; Mum, ışık. Ziya; Işık, aydınlık demektir. Buna göre, Ayette ifade edilen ‘kandil’ misâlini
Fehmi Efendi Hazretleri fenere benzeterek, “Bu görünen kâinat, cümle mahlûk ve varlık bir
fenere benzer ki; fenerde görünen
ışık, cümle varlığın aslı olan “Hakk’ın
zatıdır.” diyor. Ve devamla, “Hakk’ın zat-ı cümle varlık âleminin güneşi
olup, o zat güneşinin ışığı yani zuhuru, fiilullah (Allah’ın işleri) olup,
fiilullah / Allah’ın işleri bu âlemde zahir yani apaçık olarak parlıyor.”
Diyor. Çünkü Kuran’ın; “…iş ve oluşun
tümü Allah’ındır.” (Ra’d, 31) Ayeti ve benzer
ayet beyanları bu hakikati beyan eder.
Behey âşık nedir aşkın bana bildir nedir fikrin?
Bu mânâdan haber bilsen nice esrâr beyân etti
Esrar; Sır, sırlar, gizli hikmetler ve manalar anlamlarında olup,
ey kendisini Hakk’ı seven ve Hak aşığı olarak
nitelendiren kimsel! Bu anlattıklarımdan haberin var mı? Zikr-i
daim uyanıklığıyla tevhidin hakikatine ulaştın mı? Ulaşmadı isen ulaşmaya
gayret et. Benim bu anlattıklarım hep cenab-ı Hakk’ın
hikmetler ve leddun-i manalar içeren esrarıdır.
Ve anlattıklarımın mana ve hakikat-i
irfâniyetine mazhar olmaya bak. Demektir.
Edenler zâr- u efgânı bulurlar gül ü gülzârı
Çün oldular bülbül cânı onun çün can fedâ etti
Gül; kokusu Hz. Resulullah s.a.v’in
ter kokusu olan çiçek. Gülzar; Gül bahçesi, Zar; inleyen, sesle ağlayan, Efgan; acı ile bağırmak feryat etmek ve yardım istemek demektir. Buna
göre Gül kokusu, Hz. Resulullah Efendimizin mübarek kokusu olup, Peygamber
Efendimizin teri gül gibi koktuğundan gül koklamak sünnet olarak kabul
edilmiştir. Gülzâr
ise gül bahçesi olup Hz. Peygamber
Efendimizin ruhaniyetinin zahir olduğu Nur-u Muhammed’e mazhar olanların
meclisidir. Çünkü o mecliste hep gül kokusu olan ruh-u Muhammed s.a.v hakim ve galip olur.
İşte her kim ki; derd-i ilahi ile inleyip, Allah derdi ile dertlenirse, o
kimse Muhammed-i ruhaniyetin zâhir olduğu meclisi
bulur ve Nur-u Muhammed’e mazhar olur. Böyle nur-u Muhammed mazharı olan arif
ve kâmil bir kul, ilahî derde tutulmuş olan başka âşık ve dertlileri de irşat edip
aydınlatmasıyla da onlara can olup, dertlerine derman verir ve şifa dağıtır.
Fakat böyle bir kemâlata ulaşmak için illâki canı feda etmek gerekir. Yani Hadisi şerifteki “ölmeden evvel ölünüz” beyanı hikmetince, nispet varlıklarını feda
ederek kul’un fenafillâh olması gerektiği ifade ediliyor.
Bu Tâlibî talep kıldı maarif kenzini buldu
Hakâyık remzini bildi bilen remzi imam etti
Maarif; marifetler, kemâlat, Kenz; define, hazine, Remz; işaret, İmam; önde ve ileride olan. Yol gösteren
Delil rehber anlamlarındadır. Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri, Tâlibî mahlâsı ile “Bu
Tâlibî talep kıldı, kemâlat ve mârifetin hazinesi olan kâmil-i mürşidi buldu. Onun irşadıyla tevhîd-i
hakikî irfâniyetine ulaştı.” Diyor ve devamla; “O
kâmilin telkin olan tevhîd-i hakikî remzi olan marifet ve
kemâlatı imam edip ona uydu.”
buyuruyor. Ve böylece nur suresinin otuz beşinci ayetinin leddun-i mana ve
hakikatini açıklayan şiir’in yorumlanması, hatalarıyla beraber
tamamlanmıştır. Her şeyi en iyi bilen
ancak Allah’tır.
Nejdet Şahin