KADER
ANLAYIŞI
HASAN BASRİ’NİN
EMEVİ KRALI ABDÜL MELİK’E
KADER HAKKINDAKİ
MEKTUBU
Çevirenler
LÛTFİ DOĞAN
&
YAŞAR KUTLUAY
İlaveli düzenleme
HÜSEYİN İŞBİLİR
KADER ANLAYIŞI
“Bismillâhirrahmânirrahîm”
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât
ve selâm Muhammed (s.a.v) e, kutlu ailesi ve dostlarının üzerine olsun.
Bir insanın iman etmiş olmasının gerçekliği, Hz.
Âdem aleyhisselâmdan başlayıp kıyamet gününe kadar olan zaman sürecinde,
üzerinde asla değişikliği kabul edilmeyen altı temel şart (farz) şunlardır.
1-Allah’ın bir ve herhangi bir ortağı olmadığı. 2-Nurdan yaratmış olduğu
Melekleri olduğu. 3-İnsan toplulukları içinden seçilmiş peygamberleri, elçileri
olduğu. 4-Peygamberlerinden bazılarına indirilmiş kitaplar olduğu. 5-Dünya
hayatının son bulmasıyla açığa çıkacak âhiret âleminin olduğuna. 6-Hayır ve
şerrin (iyi ve kötülüğün) Allah’ın kudret tecellisi olan kadere iman etmektir.
İşte bu şartlarından biri olan “Kader” yani
iyi ve kötü olarak görülen her bir oluş hakkında insanların en çok tartıştığı
bir konu olmuştur ve olmaktadır. İnsanlarda var olan kader anlayışı üç temel
görüş olarak şekillenmiştir. 1-Kaderiye inancı. 2-Cebriye inancı. 3-Ehlisünnet
inancı. Bu inanç gruplarının en öz şekilde tarifi şöyle olabilir:
Kaderiye: Kul
kendi iradesiyle yolunu çizer ve neticesine katlanır. Yani, “İnsan
yaptıklarının yaratıcısıdır, kendi kaderini kendisi yazar” Bu anlayışta olanlar için Hz. Peygamber
(s.a.v) efendimiz: “Ümmetimin Mecusileri kaderiyecilerdir” sözünü
kullanmıştır.
Cebriye: Kaderiyecilerin
ortaya koymuş oldukları görüşün tam zıddı olarak, insanda irade hürriyeti,
seçme imkânı ve işi yapma gücü yoktur. “İnsan, rüzgârın
sürüklemekte olduğu yaprak gibidir” iddiasındadırlar.
Ehlisünnet: Kulun
cüzi (parça) iradesi olup kaderde (Allah’ın ezel ile ilgili hüküm ve
takdirinde) yazılanlardan herhangi birini, yani, hayır veya şerri tercih eder,
sonrasında Allah yaratır ve kulun dilediği başına gelmiş olur. Allah, kulunun
ne yapacağını ilmi ile bildiğinden önceden yazmıştır. Bu üç görüş içinden
insanın yaratılış özelliklerine en uygun olanı ehlisünnet anlayışı görülmekte
ise de Kur’an’ın ortaya koyduğu insanın özellileri değerleri araştırıldığında
görülecektir ki, ehlisünnet anlayışı bir yönüyle cebriyede, bir yönüyle de
kaderiyeye düşmekten kurtulamamaktadır. Çünkü en önemli yanılgıları kaza ve
kader hakkındadır ki, kazaya kader, kadere ise kaza demektedirler. Oysa
Kur’an ve hakikat ehli ârif ve kâmil âlimler, ezel ilmi gereğince yazılanlara
kaza, Allah’ın kudretiyle açığa çıkıp vücud bulma haline kader demişlerdir.
Muhiddin İbn Arabî hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinde: “Kaderin
konusu mümkündür, hâlbuki kaza mutlaka mümkünle ilişkili değildir. Bu yüzden
kaza Hakk’a aittir (Allah şuna hükmeder gibi) ve kazası belirli ölçü anlamında
kader ile mümküne indirir. Bu bağlamda kaza değiştirilemeyeceği halde, kader
artma ve eksilme kabul eder. Bu nedenle bir duada şöyle denilmiştir: “Allah’ım!
Senin kazanın reddini istemiyorum, senden kazanda lûtuf istiyorum. Kazandaki
lûtuf kaderdir.”
Yüce Allah, en mükemmel şekilde yarattığı insana,
tekvin ve teklif yönünden emirleri vardır. Tekvin (yaratma) yönünden olan
emirler üzerinde kulun hiçbir payı yoktur, yüce Allah “Ol” der ve olur. Ancak oluşlar arasında süre açısından fark
vardır, olmasını engelleyecek hiçbir şey yoktur. Ol emri verilen şey mutlaka
meydana gelir. Konumuz insan olduğundan örneklemeyi insandan vermek uygun olur.
İnsanın yaratılışı tekvin emri iledir, bundan dolayı insan “ben,
şu babadan ve şu anneden, şu renkte ve şu boyda olayım, ben uyumayayım veya
yemek yemeden hayat süren olayım” şeklinde ve
benzeri bir tercihte bulunamaz. Ancak teklif olan emirleri uygulayıp uygulamama
konusunda tercih yapma hürriyetine sahiptir. İnsanın bu şekilde olan yaratılış
özelliğinden dolayı öz şekilde denilebilir ki: “Kazada,
yani olacağı ezelden Cenab-ı Hak tarafından belirlenmiş olanların yazıldığı
yerde, yani Levh-i mahfuzda insanın yapabileceklerinin hepsi yazılmıştır, ancak
yazılmış olanların içinden neleri tercih edip yapacağı yazılmamıştır. Tercih
ettiklerinin Allah’ın kudretiyle açığa çıkıp vücut bulmasıyla kader olup
insanın kader levhasına yazılmış olacaktır.” Ve
içinde konu ile ilgili dikkat çekici bir ifade olan Enfal suresinde; 8/23.
Kendilerinde bir hayrı görseydi elbette onlara işttirirdi. Onlara işittirseydi
bile mutlaka yüz çevirir, döner giderlerdi.
Buyrulmuştur. Ayette “görseydi” sözünden anlaşılmaktadır ki, yüce Allah o kulunun neyi
tercih edeceğini önceden belirlemediği için ve ondan hayra yönelik bir tercihi
olmadığı, var olan terciği de inkâr ve kötülük üzere olmuştur. Eğer
kendilerinin Hakk’a davet edilmiş olunduklarında bu davetin hayırlı bir iş
olduğu düşüncesinde olsalardı o anda Allah onlara o daveti işittirir ve
davetine doğru yönelmiş olurdu. Ve ayette ifade edildiği üzere, her ne kadar
inkârda ısrar etmiş olsalar da onlara daveti işittirme konusunda yüce Allah
irade ve kudret sahibidir, zor kullanıp onlara işittirmiş olurdu fakat
tercihleri olmadığından ayette söylendiği gibi, yüz çevirip oradan uzaklaşmış
olurlardı.
Kosova’nın Prizren şehri yakındaki Ravsa
kasabasında dünyaya gelmiş olan Abdülmâlik Hilmi Efendi. Muhammed Nur Arabî
hazretlerinin yazmış olduğu “Varidat” şerhine
ilave olarak yaptığı açıklamasında görülen bir rivayette; Şam şehri halkından
olan bir şeyh, sicciyn (cehennemde olan bir vadi) ölçüsünde olan sıffinde Hz.
Ali efendimiz ile beraber idi ve Ali’ye dedi: “Ey
müminlerin amiri! Şam’a gidip gezecek olduğumuz yerden bize haber ver, oraya
gidip gezecek olmamız İlâh ile ilgili kader ile midir? Müminler amiri Ali efendimiz cevaben: “Ey
Şam halkından olan kardeşim! Buğday tanesi kadar bir şeyi felek yapıp halkı
yaratan Allah’a yemin ederim ki, bir yere basmadık ve bir vadiye inmiş olmadık
ve bir tepeye çıkmadık yer yoktur, Allah’ın kaza ve kaderi ile olmasın.” Bu
ifade üzerine Şamlı olan zat dedi ki: “Çok arzu etmemizde ve yol
almamızda zannedersem mükâfat yoktur. Doğruluğu belli olmuştur ki, yüce Allah
gezinti yerinizde büyük mükâfat yaptı. Hâlbuki siz yol alanlar olup makamınızda
durucu olduğunuz halde ve hallerinizden bir şeyde tekrarlanmış olmadığınız gibi
hallerinizde yazılmış ve zorlanılmış değilsiniz. Bu özellik nasıl bir şeydir?
Kaza ve kader bizi yönlendirmekte ve kaza ve kader ile gezinti yerimiz ve
kırılmamız oldu buyurdunuz.” Şamlı zatın bu
şekildeki yorumuna karşılık olarak haydar-ı kerrâr buyurdu ki: “Yazık
sana ey Şamlı kardeşim! Galiba sen kazanın ve kaderin yazılıp, çizilmiş ve
sonlandırılmış olmasının gerekli olduğunu mu zannettin. Eğer zannettiğin gibi
olsaydı, sevap ve azap batıl olup vaat etmek ve birini iyiliğe yönlendirme ve
kötülükten uzaklaştırmak için korkutma, uyarma, emir ve yasaklama düşmüş
olurdu. Bu söylediklerin putperest kullar ve şeytan taraftarı olanların
sözleridir.” Bu uyarıcı ifade üzerine Şamlı
zat dedi ki: “Bizim dönüp varacak olduğumuz On’unla ve
ondan olup bizi önüne katıp götürmekte olan kaza ve kader ne şeydir ve hakikati
nedir bize bildir? Bu soru üzerine Allah’ın aslanı
Ali efendimiz cevaben: Yüce Allah’tan emir bu yoldadır ki Ahzab
suresinde olan, 33/38.
Allah’ın emri, belirlenmiş bir ölçüdür. Ayetini
okumuş oldu. Varidat şerhinden alınıp buraya aktarılmış olanlar, İbni kemal
paşa’nın kaza ve kader adlı risalesinde de kayıtlı olduğu da şerhte not
edilmiştir. Kaza ve kader konusu asr-ı sadet döneminden sonra çok kısa
sayılabilecek bir dönem içerisinde Kur’an anlayışının dışında değişik görüşler
doğrultusunda şekillenmiş günümüze kadar gelmiş ve tesiri halen devam
etmektedir. Kader anlayışının kısa zaman içerisinde değişip normal olarak kabul
edilmesi üzerine ârif ve kâmil âlimlerden olan Hasan Basri hazretleri
değişikliğe uğramış olan kader anlayışlarına karşı kesin bir tavır alıp yanlış
olduğunu müminlere açıklamak için çetin bir mücadeleye girişmiştir. Ve yapmış
olduğu çalışmaya destek verenler olduğu gibi, karşı çıkanlar da olmuştur. Karşı
çıkanların içinde yanlış kader anlayışını topluma kabul ettirip, toplum
üzerinde kurdukları baskıcı idareciliklerinin toplumun bir kaderi olduğu ve
karşı çıkılmasının doğru bir davranış olmayacağını savunan çıkar çevreleridir.
Ve bu gibi kişiler saltanatlarının bozulacağı korkusuyla Hasan Basri
hazretlerini çalışmalarından dolayı içinde bulundukları ülkenin, yani emeviler
devletinin beşinci kralı ve birinci Abdülmelik b. Mervan’a şikâyet etmişlerdir.
Bu baskıcı şikâyetler üzerine hükümdar kader anlayışı hakkında kendisine bilgi
vermesi için Hasan Basri hazretlerine bir mektup yazıp göndermiştir. Bu mektup
ve cevabı olan mektubu kader konusunun daha iyi anlaşılacağı ve faydalanılacağına
inandığımız için yazımıza ilave etmiş olmaktayız.
Not: Buraya aktarmış olduğumuz iki adet mektubun
çevirisi sonrasındaki basımında birçok ayetin sıra numaralandırılmasında
hatalar olduğu görülüp, rakamların düzeltilmesi ve ayetlerin yazılmasında Prof.
Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Beyefendinin yayınlamış olduğu Kur’an-ı Kerim mealinden
faydalanılmıştır. Ayrıca mektupların yeniden yazılımında anlam kaymasını
meydana getirmeyecek şekilde bazı kısa cümle ve kelimelerin değiştirilmesi
yoluna da gidilmiştir. Saygı değer çevirmen büyüklerimizden özür dilerim…
HÜSEYİN
İŞBİLİR
Salihli/Manisa
03.03.2010
ABDÜLMELİK B. MERVAN’IN HASAN
BASRİ’YE KADER HAKKINDA BİLGİ VERMESİ İÇİN YAZDIĞI MEKTUP ve HASAN BASRİ’NİN KADER
HAKKINDA HALİFE ABDÜLMELİK B. MERVAN’A MEKTUBU*
Çevirenler:
LÛTFİ DOĞAN-YAŞAR KUTLUAY**
Emevi kralı Abdülmelik b. Mervan’ın Hasan Basri’ye mektubu:
Müminlerin amiri olan Abdülmelik b. Mervan’dan Hasan Basri’ye: Zatından başka İlâh olmayan Allah’a hamd ü
sena ederim. Bundan sonra: Sana selâm olsun. Daha önce geçen âlimlerden
hiçbirinde duyulmamış bir tarzda kader meselesini açıklayıp yaymakta olduğun
tarafımıza kadar ulaştı; zamanımıza kadar yaşayan sahabeden hiçbirinin bu
konuyu senin açıkladığın gibi anladığını ve hakkında fikir yürüttüğünü
bilmiyorduk. Hâlbuki senin halinin düzgünlüğünü, din hakkındaki faziletli
tutumun, ilme karşı olan isabetli anlayışı, istek ve titizliğini biliyorduk.
Bütün bunlardan sonra, müminlerin amiri olan ben; senden aktarılmış ve bize
ulaşmış olan sözleri beğenmiş değilim. Kader meselesi hakkındaki düşüncelerini
bana yaz. Bu iddianı neye dayandırıyorsun? Allah’ın Resulünün dostlarından
birinin rivayetine mi, yoksa kendi düşüncene mi yahut ta Kur’an’ın doğruladığı
bir hükme mi? Biz bu mesele hakkında senden önce üzerinde tartışmış veya söz
söylemiş bir kimse işitmedik, bu hususta olan görüşünü tarafımıza açıklamış
olmak için bildir. Allah’ın selâm, rahmet ve iyiliği üzerinize olsun.
_________________
* Bu
tercümede, Prof. H. Ritter’in, DER ISLÂM dergisi (Band,
xxı. Heft I, ss. 1-83 Berlin und Leipzig 1933)’nde
yayınlanmış bulunan <<Studien zur Geschicte der
islamischen Fömmigkel I, Hasan al- Basri, adlı makalesinin sonuna eklenmiş
olan editon critigue’li metin esas alınmıştır.
** Ankara Üniversitesi İlâhiyat
Fakültesi Dergisi (Ankara 1954), III-IV, 75-84.
Hasan Basri’nin kader hakkında emevi kralı
Abdülmelik b. Mervan’a
Yazdığı mektup:
Hasan Basri’den Allah’ın kulu
Abdülmelik’e:
Ey müminlerin
amiri! Sana selâm olsun ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Zatından başka İlâh
olmayan Allah’a hamd ü sena ederim. Bundan sonra; Allah, müminlerin amirini
düzgünlüğe eriştirsin ve onu, Allah’ın emirlerini yerine getirme ile iş yapan
ve rızasını isteyen, emrettiği şeylere uymakta sürat gösteren velilerden
yapsın. Müminlerin amiri ki, Allah onu düzgünlüğe erdirsin geçip giden birçok
iyi insanların birkaçı arasındadır. Sayısı az olan iyilik ehli örnek alınacak
kişi olarak görülür, kendilerine güvenilir ve işlerinde ona uyulur. Allah’ın
emri doğrultusunda iş yapan, O’nun hikmetini takip eden ve Allah’ın Resulünün
sünnetine uyan, seleften (Kur’an ehli olanlardan) birçoklarına ulaştık. Onlar
gerçeği inkâr etmezler, yanlışı doğru olarak göstermezler. Allah’ın kendi
nefsine nispet ettiğinden başka şeyleri O’na nispet et etmezler ve Allah’ın
yaratmış olduklarına karsı kitabında gösterdiği delillerden başka bir delil
getirmezlerdi.
Yüce
Allah Zâriyat suresinde şöyle buyuruyor: 51/56. Ben, cinleri ve insanları
sadece bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım. Allah bu ayette ibadet
için yarattığı canlılara ibadeti emretmiştir. Allah onları bir iş için yaratıp
sonra işle onlar arasına girmemiştir. Çünkü Allah kullarına karşı zalim
değildir. Daha evvel geçen selefiyeden hiçbiri bu sözü inkâr ve münakaşaya
kalkışmış değillerdir, çünkü onların hepsi bu konuda bir tek fikir etrafında
toplanmışlardır.
Biz
herkesi (Allah’ın adaletini) inkâr edip sapıklığa yöneltici arzular ve gelip
geçici isteklere kapılmış, Allah’a yakınlaşma isteğine engel olan günahlar
işlemiş ve Allah’ın kitabını bozmaya çalışanlar olarak bulduğumuz için bu
konuda görüşümüzü ortaya atmış bulunuyoruz. Allah’ın dininde keyfi fikirlere
yer yoktur. Yüce Allah Nisa suresinde şöyle buyuruyor: 4/123. İş ne sizin
kuruntularınızladır ne de Ehlikitap’ın kuruntularıyla. Kötülük yapan onula
cezalandırılır. Her kim bir kötülük
yaparsa onun cezasını bulur. Allah’ın kitabından delil getirmeyen her söz
muhakkak ki sapıklıktır. Yüce Allah Bakara suresinde: 2/111. “Eğer doğru
sözlü iseniz hadi getirin kanıtınızı. Ve Kasas suresinde: 28/75.
“Getirin susturucu kanıtınızı!” Bunun üzerine onlar hakkın Allah’a ait olduğunu
bilmişlerdir. O iftira aracı yaptıkları şeyler de onları yüzüstü koyup
kaybolmuşlardır. Demektedir.
Ey
müminlerin amiri! Allah’ın hükmünü ve kazasını bilmeyenlerin boş olan sözlerini
bırak da kitabın sana söylediğine kulak ver. Allah bir topluma ihsan ettiği
nimeti onlar kendileri değiştirmedikçe üzerlerinden eksik etmeyeceğini
söylemektedir. O halde nimetin başı yüce Allah’tan ve bu nimetin değiştirilmesi
–onlara emrettiği şeylere karşı gelmiş olmalarından dolayı kullardandır.
Allah’ın İbrahim suresinde 14/27-28. Allah zalimleri şaşırtır. Bakmadın mı
şunlara ki, Allah’ın nimetini küfürle değiştirdiler ve toplumlarını helâk
yurduna kondurdular. Buyurduğu gibi, nimet Allah’tandır, onu değiştirmek de
kullardandır. Çünkü onlar Allah’ın emrettiklerini terk edip yasaklamış
olduklarını işlediler. Allah, Maide suresinde: 6/120. Günahın açığını da
bırakın, gizlisini de. Diyor. Allah’ın yasak ettiği kendinden değildir;
çünkü O, hoş görmediğine razı olmaz ve razı olduğuna da hoşnutsuzluk göstermez.
Nitekim yüce Allah Zümer suresinde, 39/7.Eğer nankörlüğe saparsanız şu bir
gerçek ki, Allah size muhtaç olmayacak bir Ganî’dir. O, kulları için inkâr ve
nankörlüğe razı olmaz. Eğer şükrederseniz bunu sizin için rızasına uygun bulur.
Buyurmuştur. Küfür Allah’ın kaza ve kaderinden olsaydı, Allah da
yaptığından (küfürden) hoşnut olurdu. Yüce Allah kaza ettiği bir şeyden sonradan
hoşnutsuzluk duymaz. Eziyet ve zulüm, Allah’ın kazasından değildir. O’nun
kazası, adalet ile ilgili herkesçe bilinen ihsan etme ve akrabalara yardımı
emir, fuhuş, kötülük ve azgınlığı yasaklamaktır. Yüce Allah İsra suresinde, 17/23.
Rabbin şöyle hükmetti: O’ndan başkasına kulluk/ibadet etmeyin, anaya babaya çok
iyi davranın. Buyurmuştur. Ey müminlerin amiri! İşte Allah’ın kitabı
konuşuyor. Allah’tan daha güzel kim söyleyebilir? A’la suresinde; 87/3. O ki
miktarını, şeklini belirledi, yolunu çizip aydınlattı. Buyurmuştur. Bu
ayette her şeyi bir ölçüye göre yapıp sonra onu sapıtır dememiştir. Allah
kullarına yol göstermiştir. Onları dinlerinde ve işlerinde şüphe içinde
bırakmamıştır. Hatta Allah hidayetin verilmesini kendinden, yanılmanın
peygamberinden olduğuna hükmediyor. Ve Sebe suresinde; 34/50. De ki: “Eğer
saparsam, öz benliğim aleyhine saparım. Doğruyu ve güzeli bulursam bu, Rabbimin
bana olan vahyi sayesindedir. Buyurmuştur. Peygamber yanıldığı vakit
yanılmanın günahı kendinden olmasını sen (müminlerin amiri) kabul edip,
yanlışlığın bizden olabileceğini kabul etmez misin? Yüce Allah Leyl
suresinde; 92/12. Doğruya ve güzele kılavuzlamak sadece bizim işimizdir. Buyuruyor,
yanılmak bize düşer demiyor. Allah’ın kitabına hakkını ver, sakın Onu bozmaya ve
olmayacak şekilde tevil etme, Allah bir şeyi kullarına açıkça yasakladıktan
sonra, cahil gafillerin dedikleri gibi, onların gizlice yapmalarına gücü yeten
yapmış olmaz. Böyle olmuş olsaydı Fussıllet suresinde; 41/40. Dilediğinizi
yapın. Sözü yerine “Üzerinize
takdir ettiklerimi yapın” der. Kehf suresinde; 18/29. Artık dileyen
inansın, dileyen inkâr etsin. Sözünü demeyip, bunun yerine “İstediğim kimse iman etsin, istediğim kimse
kâfir olsun” derdi. Allah Ahzab suresinde; 33/38. Allah’ın emri, belirlenmiş
bir ölçüdür. Buyurmuştur. O’nun emri kaderi, kaderi de emridir. Ve Allah
Araf suresinde; 7/28. De ki: “Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah
hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz.” Buyurmuştur. Allah’ın
kitabı karanlıkta nur ve ölüm vaktinde de hayattır. Allah kullarına kitap ve
peygamberlerinden başka bir delil vermemiştir. Enfal suresinde; 8/42. Ta ki,
ölen beyine üzerine ölsün, yaşayan da beyine üzerine yaşasın. Buyuruyor.
Ey müminlerin amiri! Yüce Allah’ın Müdessir
suresinde; 74/37. Sizden, öne geçmek yahut arkaya kalmak/erken davranmak
yahut gecikmek isteyen için. Sözü üzerinde düşün. Muhakkak ki Allah iyilik
yapıp ileri geçenlere cenneti hak etmeleri, fenalık yapıp geri kalanlara da
cehennemi hak etmeleri için güç kuvvet vermiştir. Eğer hakikat batıl inanç
sahiplerinin iddia ettikleri gibi olsaydı, ne ileri gidebilmeleri, ne de geri
kalmaları mümkün olurdu. Ne ileri giden yaptığı işten dolayı övülür ve ne de
geri kalan azarlanırdı. Böylece iddialarına göre, bu güç kuvvet onlardan da
değildir, onlara verilmiş de değildir. Onların işlemiş oldukları bir şey
olduğuna göre de Allah bu konuda söz söylemiş ve cezalarının, yaptıklarının
karşılığı olarak onlara yazıldığını Vakıa suresinde; 56/24. Yaptıklarına
karşılık olarak. Buyrulan söz ile ifade edilmiştir.
Ey müminlerin
amiri! İnsanlar Allah’ın kitabına itiraz ederek onun sözlerini değiştirip
bozmuş oldular. Allah’ın sözlerinin bazısı, diğer bazılarını yalanlamaz. O
ancak bazısı bazısına benzeyen düzgün söz söyleyen şekilde söylenmiş bir
kitaptır. Onun ayetleri birbirine zıt değildir. Çünkü o kitap Fussıllet
suresinde, 41/42. Bâtıl ona, ne önünden gelebilir ne de arkasından. Hakîm ve
Hamîd Allah’tan bir indirmedir o. Buyrulmuştur.
Sonra,
ey müminlerin amiri! Allah’ın Şems suresinde; 91/7-8. Nefse ve onu düzgün
bir biçimde şekillendirene. – Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham
edene Andolsun ki. Şeklinde olan sözünü düşün. Allah, Âdemoğlunun
yaradılışına ilhamla iyiliği kötülükten ayırma gücünü vermiştir. Sonra yüce
Allah, bu ayetlerin devamında; 91/9-10. Benliği temizleyip arındıran
gerçekten kurtulmuştur. –Onu kirletip örtense kayba uğramıştır. Buyurmuştur.
Eğer onun öz canını kirleten Allah olsaydı zarara uğramaması gerekirdi.
Ey
müminlerin amiri! Allah’ın Sâd suresindeki; 38/61. Şöyle yakardılar:
“Rabbimiz, bunu bizim önümüze çıkaranın ateşteki azabını bir kat daha artır.” Ayetini
düşün. Onların o hale uğramasına sebep olan Allah olsaydı… Fakat Allah onların
bu hale uğramasına ve sapıtmalarına kimin sebep olduğunu söylüyor ve Ahzab
suresinde; 33/67. Ve derler ki: “Rabbimiz biz, efendilerimize, büyüklerimize
itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Diyorlardı. O “büyükler” ve “ileri gelenler”, onların küfre
sapmalarına ve yollarını şaşırmalarına sebep olmuşlardır.
Ey müminlerin
amiri! Allah’ın Fussılet suresinde; 41/29. O küfre sapanlar şöyle
diyecekler: “Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster
ki, onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağıda kalanlardan olsunlar.” Söylediği
sözlerini düşün. Yine Allah İnsan suresinde; 76/3. Biz onu yola
kılavuzladık. Artık ya şükredici olur ya nankör. Buyurmuştur. Yani, bu
ayetinde şöyle söylüyor: Biz kula doğru yolu gösterdik, ya şükreder onu
mükâfatlandırırız yahut da küfreder küfrüne karşılık olarak cezalandırırız. Ve
Lokman suresinde; 31/12. Şükreden kendisi lehine şükreder. Nankörlük edense
sunu bilmeli: Allah Ganî’dir, Hamîd’dir. Buyurmuştur. Yine aziz ve celil
olan Allah Taha suresinde; 20/79. Firavun kendi toplumunu saptırmıştı;
kılavuzluk edemedi. Diyor. Ey müminlerin amiri! Allah’ın dediği gibi sende
de ki: “Toplumunu saptıran
Firavundur.” Allah’ın sözünü kabul etmeyip karşı duran olma. Allah’ın
nefsi için razı olduğundan başkasını Allah’a nispet etme. O, Leyl suresinde; 92/12-13.
Doğruya ve güzele kılavuzlamak sadece bizim işimizdir. – Sonrası da öncesi de
sadece bizimdir. Sözlerini söylemiştir. O halde doğru yolu göstermek
Allah’tan, sapıtma kullardandır. Ey müminlerin amiri! Allah’ın Şuara süresinde;
26/99. “Bizi saptıran, o suçlulardan başkası değildi.” Sözünü iyice
düşün. Ve Taha suresinde; 20/85. Samiri onları saptırdı. Ve İsra
suresinde;17/53. Şeytan, insan için
apaçık bir düşmandır. Ve Fussılet suresinde; 41/17. Semud’a gelince, biz
onlara kılavuzluk ettik ama onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Bunun
üzerine, kazandıkları yüzünden, alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakaladı. Sözlerini
buyurmuştur. İfade edilen ayetler üzerinde düşünüldüğünde doğruluğu
görülecektir ki, yol gösterme işi Allah’tan başlamış ve onların körlüğe hak
kazanmaları arzular ve isteklerine uymuş olmaları sebebiyle olmuştur.
Ey
müminlerin amiri! Mektubum ve sözüm sana uzun gelmesin, çünkü mektubumda zulmü
Allah’a nispet edip, kendilerini bundan uzak tutanlara karşı açık deliller
vardır. Rabbine isyan edici olduğu zaman Araf suresinde bildirildiği gibi; 7/23.
“Ey Rabbimiz, dediler, öz benliklerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez, bize
acımazsan elbette ki hüsrana uğrayanlar olacağız.” Dediğinden dolayı
kendisine uyulası en doğru olan babamız Âdem aleyhisselâmı örnek gösteriyorum.
Âdem babamız Rabbine: “Bu başıma gelen
senin kaza ve kaderindir” dememiştir.
Yine
Musa aleyhisselâm da bir adam öldürünce Kasas suresinde bildirildiği gibi, 28/15-16.
“Bu yaptığım, şeytanın amelindendir.” – “Rabbim, öz benliğime zulmettim beni affet”
Buyurmuştur. Musa, bu iş şeytandandır, cahil ise, bu Rahman’ın işidir, der.
Allah’ın bize kitabında hikâyesini anlattıkları kimselerin hepsi bunu kabul
etmişlerdir. Allah, Kabil’in kendi öz kardeşi Habil’i öldürmesi hakkında Maide
suresinde şöyle buyurmuştur: 5/33. Nihayet nefsi onu kardeşini öldürmeye
ısındırdı, o da onu öldürdü. Böylece hüsrana uğramışlardan oldu. İnsanlar
arasında “Sen zalimsin, kötülüklerin
sebebi sensin” sözünü kabul edecek kimse yoktur. Hoşlanmadıklarını
Allah’a hoşlandıklarını kendi benliklerine nispet ederler.
Ali İmran
suresinde; 3/7. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar,
fitne aramak, onun yorumuna öncelik tanımak için Kitap’ın sadece müteşâbih
kısmının ardına düşerler. Buyurmuştur. Toplum, bu tevil işinde ancak helâk
olmuştur. Bunları münakaşa ederler ve yüce Allah Rad suresinde; 13/27. Allah
dilediğini saptırır. Doğruya yöneleni de kendisine iletir. Demiştir derler.
Fakat ayetin öncesine ve sonuna bakmazlar. Ayetlerin öncesinin ve sonunun
kılavuzluk ettiği manâyı düşünseler, sapkınlığa düşmemiş olurlar.
Yüce
Allah, İbrahim suresinde; 14/27. Allah, inananları dünya hayatında da
âhirette de tutarlı sözle sağlamlaştırır. Allah zalimleri şaşırtır. Allah
dilediğini yapar. Buyurmuştur. Yani, iman edenleri imanlarıyla ve
iyilikleriyle yollarında dikkatlilikte olanlar yapar, zalimleri de Allah’ı
inkâr ve O’na düşmanlıkları ile saptırır; işte Allah’ın iradesi budur. Allah,
Saff suresinde; 61/5. Onlar bozulup sapınca Allah da onların kalplerini
eğriltti. Buyurmuştur. Yani, onlar o halde dönünce, Allah da onların
kalplerini döndürmüştür. Yine Allah, Bakara suresinde; 2/26-27. Allah onunla
birçoğunu saptırır, birçoğunu da onunla doğruya ve güzele kılavuzlar. Allah
onunla fasıklardan başkasını saptırmaz. – O fasıklar ki Allah’a verdikleri
ahdi, onunla anlaşıp bağlandıktan sonra bozar. Allah’ın birleştirmesini
emrettiği şeyi keser ve yeryüzünde bozgun çıkarırlar. İşte bunlardır hüsrana
uğrayanlar. Buyurmuştur. Yine Allah’ın Zümer suresindeki; 39/19. Üzerine
azap sözü hak olanı, ateşe dalmış olanı sen mi kurtaracaksın? Buyurduğu
sözleri üzerinde ağız kavgası, çekişme yaparlar. Allah, Yunus suresinde olan şu
sözü ile de kimin azaba lâyık olduğunu canlılardan aklı olanlarına açıklamış oluyor;
10/33. Bu, budur. Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki, “onlar iman etmezler”
sözü gerçekleşmiştir. O halde onların cehennemlik oldukları hakkındaki söz
ve hüküm, ancak doğru yoldan çıkıp Allah’ın yasakladığı işleri işlemelerinden
sonradır. Allah’ı şu sözü de üzerinde çekişme yapanlardandır: Yunus
suresinde; 10/100. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Bu
ayetteki izin kelimesi, serbest bırakma manâsınadır. O halde Allah herkesi iman
karşısında serbest bırakmış ve iman edebilme gücü olan olarak yaratmıştır.
Allah Nisa suresinde diyor ki: 4/64. Biz hiçbir resulü, Allah’ın izniyle
kendisine itaat edilmesi dışında bir amaçla göndermedik. O halde, Allah’tan
boyun eğilmesi ve söylediklerinin dinlenilmesi için bir peygamber gönderip
sonra onunla, yarattıkları ve Allah’ın emirlerini yerine getirmesi arasına
girmek istemez. Bu Allah’ın sıfat, adalet ve hikmetinden ne kadar uzaktır.
Onların, yüce Allah’ın Müdessir suresindeki; 74/37. Sizden, öne geçmek yahut
arkaya kalmak/erken davranmak yahut gecikmek isteyen için. Ayeti ile Tekvir
suresinde; 81/8 İçinizden, dosdoğru yürümek isteyen için. Ve İnsan suresinde; 76/30. Allah
dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Ayetleri üzerinde ağız kavası, çekişmeleri
vardır. Allah doğru söylemiştir. O iyilik dilediği zaman bizim için diler.
Meselâ, biz dilemeden bizim için dilemiş olduğu hayırlardan birisi iyiliğe
yöneltip onu bize göstermesidir. Nisa suresinde; 4/28. Allah size hafiflik
getirmek istiyor. Çünkü insan çok zayıf yaratılmıştır. Buyrulmuştur. Yani,
Allah size her şeyi belli etmeyi, sizi sizden evvelkilerin yollarına iletmeyi,
tövbenizi kabul etmeyi ister. Allah her şeyi ve iyi düşünür. Yüce Hak, Nisa
suresinde; 4/27. Allah sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Buyurmuştur.
Yani, Allah bizim tövbe etmemizi isteyip, sonra ondan bizi engellemez ve
engellememiştir. Nikâhsız cinsel ilişki
neticesi doğmuş olan çocukları ve bu gibilerini yaratmış olduğundan dolayı
Allah’a itiraz ederler. Yüce Allah zina eden kişiye çocuktan dolayı değil,
zinayı yasaklama emrine karşı gelmiş olmasından dolayı azap eder. Bu karşı
gelme çocuktan ayrı değerlendirilecek olan bir şey, yani zina işidir.
Yasaklanmış olan yere spermayı koyan zani (zina işleyen), kendisinin kullanım
hakkı olmayan yere tohum eken çiftçi gibidir. İstediğini yetiştirir
istemediğini yetiştirmez.
Allah’ın
Hadid suresindeki; 57/22. Yeryüzünde ve kendi benliklerinizde meydana gelen
hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitap’ta belirlenmiş
olmasın. Sözü üzerinde de çekişiyorlar. Bunu kendi görüşleriyle küfür ve
iman, ibadetler ve günahlar şeklinde tevil ediyorlar. Hâlbuki bu böyle
değildir. Bu musibetler, belâlar ancak mallarda, benliklerde ve yapılan işlerin
neticelerindedir. Allah bize böyle olduğunu bildirmiştir. Bu dünyanın malları
ile şımarmış kişilerin yaptıkları gibi sevinmemiz ve elde edemediğimiz şeyler
tesirleşip üzülenler olmamamız için bizi zenginlik ve fakirliğe, zorluk ve
kolaylığa alışabilen yapmıştır. Sonra bize sabredenleri açıklama ile Bakara
suresinde diyor ki: 2/155-156-157. Sabredenlere müjdele. – Onlara bir belâ
gelip çattığında şöyle derler: “Biz Allah içiniz ve sonunda O’na döneceğiz.” –
İşte böyleleri üzerine Rablerinden selâmlar, bereketler var, bir rahmet var.
İşte bunlardır iyiye ve güzele ermiş olanlar. Eğer bu iman ve küfür üzere
olmuş olsaydı, Allah Hadid suresinde; 57/23. Böyle yapılmıştır ki, elinizden
çıkana üzülüp ümitsizliğe düşmeyesiniz ve Allah’ın size verdiğiyle sevinip
şımarmayasınız. Buyurmaz, bilakis “Ta
ki imanınızı kaybettiğinize tasalanmayınız ve (Allah’ın) size verdiği ile
şımarmayasınız” derdi. O halde insan dininden çıkan şeye karşı
tesirleşen olmaz da neye olur? Yüce Allah, Yunus suresinde, 10/58. De ki:
Allah’ın lütfuyla, O’nun rahmetiyle, sadece onunla sevinip ferahlasınlar. O,
onların toplayıp yığdıklarından hayırlıdır.” Buyurmuştur. Uyanık olan
kişiler için hakikat açıktır, fakat birçokları bunu fark etmezler.
Ey
müminlerin amiri! Allah bir kulu kör edip sonra “Gör, yoksa sana azap ederim” veya sağır edip sonra “İşit, yoksa sana azap ederim” veya
dilsiz edip “Konuş yoksa sana azap
ederim” demeyecek kadar insaf ve adalet sahibidir.
Ey
müminlerin amiri! Bu, akıl sahipleri için gizlenmeyecek bir hakikattir.
Allah’ın, Hud suresindeki; 11/105. Onların bir kısmı bahtsız, bir kısmı
mutludur. Sözü üzerinde ağız kavgası yaptılar ve bu ayeti şöyle tevil
ettiler: “Yüce Allah kullarını
annelerinin karnında iken bedbaht ve bahtiyar olarak yaratmıştır. Bedbaht
olarak yarattığının bahtiyarlığa ve bahtiyar olarak yarattığının bedbahtlığa
çevrilmesine imkân yoktur” Eğer tevil ettikleri gibi olmuş olsaydı
Allah’ın, kitap ve peygamberlerinin bir manâsı kalmadığı gibi, peygamberlerin
onları takvaya davetleri ve düzelmeleri için teşviklerinin de fayda ve manâsı
kalmazdı. Gerçekte bu ayetin tevili onların iddia ettikleri gibi değildir.
Allah Hud suresinde; 11/103. Âhiret azabından korkan için bunda elbette ki
bir ibret vardır. O, insanları bir araya getiren bir gündür. Görülesi bir
gündür o. Sözlerini buyurmuştur. Ve yukarıda son cümlesi verilen ayette
sözlerine şöyle devam etmektedir: 11/105. O geldiği gün hiçbir benlik, O’nun
izni olmadan söz söyleyemez. Onların bir kısmı bahtsız, bir kısmı mutludur. Buyurmuştur.
O günün (âhiret gününün) mutluları, bu gün Allah’ın emrine uyup o şekilde iş
yapan, ibadet edenlerdir. Ve o günün bedbahtı, Allah’ın dinini küçümseyerek
emirlerini hiçe sayan kimsedir.
Ey
müminlerin amiri! Bil ki, Allah’ın emir kitap ve adaletine karşı durmuş olanlar
dinlerinde çok aşırılıklara gitmiş olanlar ve cahilliklerinden dolayı her şeyi
kadere yüklemiş olanlardır. Dünya işinde ise, bununla yetinmeyip bu gibi
işlerde gayretli ve ölçülü davranırlar. Bu hakikatin ağır, batılın hafif
olmasından ileri gelmektedir. Onlardan birine, dine ait bir emir verecek olsan:
“Kalemler kurumuş (iş işten geçmiştir)
ve alınlara “bahtiyar” veya “bedbaht” yazılmıştır” cevabını verir.
Birisine “Dünya yolunda kendini yorma,
sıcak ve soğukta kendini işe koşma ve canını yolculukta tehlikeye atma, nasıl
olsa rızkın hazırlanmıştır” desen kabul etmez. Yine “Koyunlarının başına çoban bırakma;
kurtların ve hırsızların çalacakları, ölecek ve kaybolacak olanlar
belirlenmiştir, sen onları korumaya güç yetiremezsin; Allah’ın korunmasını
takdir ettiği hiçbir şey kaybolmaz” desen onu da kabul etmez. Yine, “Atını ve deveni kaçacak diye iple bağlama ne
belirlenmişse o olur, bağlasan da bağlamasan da” desen onu da kabul
etmez. Yine, “Sakın dükkânını ve evin
kapısını -malının ve eşyanın kaybolmasından korkarak-kapama, çünkü senin kapıyı
kapaman, Allah’ın takdirini değiştirmez” desen, bunu da kabul etmez.
Dünyaya ait herhangi bir işinde, ileriyi düşünerek gerekli tedbirlerini alarak
sağlamlaştırma yapmadan hareket etmez. Eğer böyle yapmamasını söylersen senin
bilgisizliğini ileri sürer, sonra da söyleneni kabul etmez. Bütün bunlara
rağmen din meselelerini kadere terk eder. Bunlar gerçek olanın ağır, batılın
hafif olmasından ileri gelir.
Allah’ın
şu sözünde de ağız kavgası yaparlar: Enam suresinde; 6/35. Allah dileseydi
onları doğru ve güzelde birleştirirdi. Artık cahillerden olma. Bu
müşriklerin (Allah’a ortak koşanların) Müslüman olmamalarından dolayı
tesirleşmiş olduğu için yüce Allah’ın peygamberine sitem etmesidir. Bir
ayetinde buyuruyor ki: Kehf suresinde; 18/6. Şimdi sen, bu söze
inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini eritircesine üzüleceksin. Yüce
Allah bu ayetinde Peygamberine kudretinden haber veriyor ve Allah onları boyun
etmeye zorlasaydı gerçekliği bellidir ki buna gücü yeterdi. Bu O’nu çaresiz
bırakacak olmazdı. Fakat O, herkesi kendi yapmış oldukları işlerine göre
karşılıklarını vermek için bu şekilde hareket etmelerini irade etti. Ve Yunus
suresinde; 10/99. Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi
toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi
zorlayacaksın! Buyurmuştur.
Allah’ın
şu sözü de üzerinde ağız kavgası etmiş olduklarındandır ki, Araf suresinde; 7/178.
Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık.
Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla
görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar.
Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar. Bu ayeti şöyle
tevil ettiler: “Allah yaratma işine
başladığı vakit bazı kimseleri cehennemlik yaptı. Bunlar Allah’ın istediği
işleri, ibadetleri yerine getirmeye güçleri yeten değillerdir. Diğer bazılarını
da cennetlik yaratmıştır. Bunlar da Allah’ın istemediği günahları işlemeye
güçleri yoktur.” Nitekim (Allah) kısayı uzamaya kudreti ve siyahı da
beyazlanmaya kabiliyeti olmaksızın yaratmıştır. Cehennemlik olanları mümin
olmaları için azaba tutulan yapmıştır. Böylece Allah’ı en çirkin haller,
görüntüler ile tarif ettiler. Hâlbuki Allah şu sözü ile onların kötü işleri ve
şüphelerinden dolayı cehenneme gideceklerini bildiriyor. Yukarıda verilen
ayette görüldüğü gibi “Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri
var bunların, onlarla görmezler.” Nitekim Allah Kasas suresinde; 28/8.
Nihayet, Firavun ailesi onu kayıp bir şey olarak bulup aldı. O, kendileri için
bir düşman ve tasa olacaktı. Buyurmuştur. Hâlbuki onlar Musa’yı kendilerini
neşelendirmesi için almışlardı. Yine Allah, Ali İmran suresinde; 3/178.
Onlara, biraz daha günah işlesinler diye süre veriyoruz. Buyurmuştur. Allah
onların ibadeti terk etmeleriyle günahlarının çoğaldığını bildiriyor. Allah
Arapların çok iyi bildikleri dille konuşuyor. Meselâ, bir Arap şairi şöyle
söylemiştir:
Zamanın
harap etmesi için bina yapılması gibi,
Anneler
de yavrularını ölüm için besler.
Burada şair,
çocukların sonunun ölüm, binaların sonunun da harap ve yıkım olduğunu bildiriyor.
Hâlbuki yavrular, ölüm için değil, beka için beslenirler; meskenler de harap
olmaları için değil, şenlikli kalmaları için yapılırlar. Ey müminlerin Amiri!
Kur’an da Arapça bir kitaptır ve Allah onu Araplara kendilerinin bildikleri
dille indirerek, onlara alışık oldukları bir dille hitap etmiştir.
Allah’ın
ilmi konusunda da münakaşa ederek, “Bir
toplumun küfrünü Allah bilir, bunlar iman edemezler. Çünkü engel olan Allah’ın
ilmidir” derler. O halde onların iddiaları şöyle oluyor: Allah
kullarına kaldıramayacakları ve terk edemeyecekleri şeyleri yüklüyor. Allah
onları Bakara suresindeki; 2/286. Allah hiçbir benliğe, yaratılış
kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez/teklifte bulunmaz. Yalanlamış
olmaktadır. Ancak onların inkârcılığı tercih etmelerinin kendi arzuları ve
istekleri ile olduğunu bilir. Onlar bu bilgiyi Allah’ın, dışına çıkamayacakları
renk, suret, uzunluk ve kısalık gibi alacakları şekli bilmesine benzetirler.
Oysa gerçek dedikleri gibi değildir. Çünkü uzunluk, kısalık, suret ve renkler Allah’ın
işlerindendir. Bunlarda onların seçmek ve değiştirmek güçleri yoktur. Allah
onların inkârcılığı kendi arzularına uymakla istemiş olduklarını bilir. İman ve
adalet konusunda onları tecrübe etmek amacıyla, kendilerine verdiği güçle bunu
yapma becerileri vardır. Yine Allah, onların istemediklerini bırakacaklarını
bilir. Ki, Hızır’ın kusurlu hale getirdiği gemi de böyledir. Eğer bu gemi
sağlam olarak kralın yanına uğrasaydı, ona el koyacağını. Ve Hızır’ın onu
kusurlu hale getirince almayacağını. Ve yine Hızır’ın öldürdüğü çocuğun,
yaşadığı takdirde, anne ve babasını inkârcılık ve azgınlıkla yıldıracağını. Ve
öldürürse, anne ve babasının inkârcılık ve azgınlığından kurtulacağını. Ve yine
Hızır’ın tamir ettiği duvar; duvar tamir edilmemiş olsa, altındaki hazinenin
kaybolacağını, yapıldığı takdirde ise duvarın altındaki hazinenin kalıp iki
çocuğun erişip büyümüş olarak Allah’ın cömertlik faziletiyle hazinelerini
çıkaracaklarını bilir. Sonra Hızır Musa’ya Kehf süresinde; 18/83. Ben
bunları kendi buyruğumun sonucu olarak yapmadım. Demiştir. Çünkü bunu bana
Allah öğretti. Ki Allah da şöyle buyurmuştur; Kehf suresinde; 18/65. Biz ona
katımızdan bir rahmet vermiş, lütfumuzdan bir ilim öğretmiştik. Yüce Allah,
Resulü (s.a.v) nü davet edildikleri yol uzun ve zorluklu olduğu için terk eden
münafıkların durumunu bilir. Tövbe suresinde, 9/42. Eğer o,yakın bir dünya
menfaati yahut orta bir yolculuk olsa idi, elbette seni izleyeceklerdi. Ama o
zorluklarla dolu yolculuk kendilerine uzak geldi. “Gücümüz yetseydi sizinle çıkacaktık”
diye Allah’a yemin de ederler. Kendilerini mahvediyorlar. Allah biliyor ki
onlar, kesinlikle yalancıdırlar. Buyrulmuştur. Çünkü onlar isteselerdi
Allah yolunda can ve mal ile mücadele yoluna katılabilirlerdi. Onlar, Allah’ın
şu ayetlerine de karşı durmaktadırlar: Nisa suresinde; 4/78-79. De
ki: “Bu Allah katındandır.” Şu topluluğa ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü
anlamıyorlar! –İyilik ve güzellikten sana her ne ererse Allah’tandır. Buyrulmuştur.
Bunu kendilerine göre ibadetler ve günahlar ile tefsir ediyorlar ve inkâr,
doğru yoldan çıkma, isyan, zulüm, eziyet, iftira ve bütün kötülüklerin
Allah’tan geldiğini iddia ediyorlar. Hakikat böyle değildir. Fakat münafıklar,
Allah kendilerine geçim ve sağlık konusunda bir lütufta bulunursa “Bu
Allah’tandır” ve geçim darlığı, hastalık, çoraklık, kıtlık ve kısırlık gibi
hoşlanmadıkları bir şeye Allah onları uğratmış olursa “Bu Muhammed’dendir” derler.
Allah “De ki: Hepsi Allah’ tandır” diyor. Yani, her ne oluş varsa
hepsini Allah yapıyor.
Nûh
aleyhisselâm hakkında olan anlatımlarda olan Allah’ın şu sözü üzerinde de
münakaşa ederler: Hud suresinde; 11/34. Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa,
ben size öğüt vermeyi gaye edinsem de öğüdüm size hiçbir yarar sağlamaz. O’dur
sizin Rabbiniz ve O’na döndürüleceksiniz.” Buyrulmuştur. Bu söylenenleri
bilgisizliklerinden dolayı şöyle tevil ediyorlar: “Nûh peygamber, toplumu arasında 950 yıl kaldı. Allah yoluna davet edip
nasihatte bulundu. Hâlbuki O, toplumunun kendine uyması ve nasihatlerini kabul
etmesinin kendilerine bir faydasının dokunup, dokunmayacağını bilmediği gibi,
Allah onlara bu nasihatleri kabul ettirecek mi, ettirmeyecek mi, onu da
bilmiyordu.” Hakikat onların tevil ettikleri gibi değildir. Nûh
aleyhisselâm, toplumu usanıncaya kadar anlattı ve onlarla tartıştı. Sonunda
toplumu ona şöyle dediği Hud suresinde; 11/32. Dediler ki: “Ey Nûh! Sen
bizimle uğraştın, bizimle mücadelede çok da ileri gittin. Eğer doğru
sözlülerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi ortaya getir.” Buyrulmuştur. Ve
sonraki ayette Nûh onlara, 11/33. Nûh dedi: “Onu size dilediği takdirde
ancak Allah getirir, siz de hiçbir engel çıkaramazsınız.” Dediği
buyrulmuştur. Yani, onu getirdiği vakit azabından kurtulamaz ve ondan
korunamazsınız. Size azabın meydana gelmiş olduğunda o vakit; 11/34. Ben
size öğüt vermeyi gaye edinsem de öğüdüm size hiçbir yarar sağlamaz. Nûh
aleyhisselâm azap inip de onlar tarafından görüldükten sonraki imanın onlara
bir fayda vermeyeceğini biliyordu. Allah şu sözüyle yok etmiş oldukları
toplumları açıklamış olmaktadır: Mümin suresinde; 40/85. Ne var ki,
şiddetimi gördüklerinde, ettikleri iman kendilerine yarar sağlamadı. Allah,
kulları hakkında işleyip duran yolu-yasasıdır bu. İnkârcılar orada hüsrana
uğradılar. Buyrulmuştur. Ayetlerle ifade edilen bu netice Allah’ın sünnetidir.
Azap müşahede edildiği vakit yapılan tövbeyi kabul etmez. Allah’ın yukarıda da
ifade edilen sözüne gelince 11/34. Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben
size öğüt vermeyi gaye edinsem de öğüdüm size hiçbir yarar sağlamaz. O’dur
sizin Rabbiniz ve O’na döndürüleceksiniz.” Esasında sapmak manâsına gelen “Gayy”
(cehennemde bir bölüm) sözü ile anlatılmak istenen Allah’ın şu sözüyle
ifade edilmiş olunan azabıdır: Meryem suresinde; 19/59. Ama arkalarında öyle
bir nesil geldi ki; namazı yitirdiler, şehvetlere uydular. Bunlar,
azgınlıklarının cezasını bulacaklardır. Buyrulmuştur. Araplar, “Filanca bugün gayy’e (cehennemde olan bir
bölümdeki azaba) atıldı” derler,
bu “Filancayı amir şiddetle dövdü veya
büyük bir cezaya çarptırdı” demektir.
Allah’ın
şu sözü de üzerinde münakaşa ettiklerindendir: Enam suresinde; 6/125. Allah,
iyiye ve güzele götürmek istediğinin göğsünü İslâm’a açar. Saptırmak
dilediğinin de göğsünü öylesine daraltıp tıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi
olur. Allah, iman etmeyenler üzerine pisliği işte böyle atıverir. Buyrulmuştur.
Bu ayeti bilgisizlikleri yüzünden şöyle tevil ettiler:
“Yüce Allah, iyi ve güzel işleri işlemeden
bazı kullarının gönüllerini İslâm’a açmış, bazı kullarının da inkârcılık, doğru
yoldan çıkma ve sapıklığı olmadıkları halde gönüllerini daraltmış ve
sıkıştırmıştır.” Hâlbuki bu kişilerin Allah’ın kendilerini mükellef
kıldığı ibadetleri yapmış olma imkânları olabilirdi. Bunlar sürekli olarak
cehennemde kalacaklardır.
Ey
müminlerin amiri! Hakikat cahillerin iddia ettikleri gibi değildir. Rabbimiz
kullarına bunları yapmayacak. Çünkü O Rahîm, adalet sahibi ve çok cömerttir. O,
Bakara suresinde; 2/286. Allah hiçbir benliğe, yaratılış kapasitesinin
üstünde bir yük yüklemez/teklifte bulunmaz. Her benliğin yaptığı iyilik kendi
lehine, işlediği kötülük kendi aleyhinedir. Buyurmuştur. İnsanlar ve cinler
Allah’a ibadet/kulluk yapmaları için yaratılmışlardır. Allah onlara teklif
ettiği ibadetlerin birkaç katını yapabilecek güçte, işitmek, görmek ve ileriyi
sezme kabiliyetini vermiştir. Eğer emredilenleri yapıp, yasaklanmış olanları
yapmamaya güçleri varsa, Allah, emredilenleri yapan kişinin, ibadetlerinin
karşılığı olarak bu dünyada gönlünü İslam’a açar, işleri kolay yapar, İnkâr,
doğru yoldan çıkma ve isyan ediciliği zorlaştırır. Büyük olsun küçük olsun,
ibadetler bakımından bu mertebeye ulaşan herhangi bir kişinin hakkında Allah’ın
hükmü böyledir. Tövbe etme ve boyun eğip emirleri yerine getirmeye gücü yettiği
halde dünyada Allah’ın emrettiği ibadetlerden ayrılıp inkârcılığına devam eden
kişinin gönlünü –sanki o göğe yükseliyormuş gibi darlaştırır, sıkıştırır. Bütün
bunlar onun dünyada olan inkârcılık ve sapkınlıklarının cezasıdır,
karşılığıdır. Tövbe emredilmiş ve yapılmasına çağrılmış bir iştir; doğru yoldan
sapma ve inkârcılık bakımından bu mertebeye ulaşan bir kişi hakkında Allah’ın
hükmü yine budur.
Ey
müminlerin amiri! Allah hikmetinde gönüllerini açmakla kullarını yapmalarını
gereken işlere teşvik ve yine hikmetinde onların gönüllerini darlaştırmakla
yapmamaları gereken işlerden uzaklaştırmasını kulları için rahmet olarak
kitabında zikretmiştir. Allah bunu iyi hareket ettikleri vakit rahmeti ve
faziletinden ümitsizliğe kapılmamaları, bağışlanma, af ve cömertliğinden
ümitsizliğe düşmeleri için zikretmemiştir. Yüce Allah kitabında bunu açıklamış
olarak Maide suresinde; 5/18. Allah, rızasına uyanları o Kitap’la esenlik ve
barış yollarına iletir ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp
şaşmayan ve sapmayan dosdoğru yola kılavuzlar. Buyurmuştur.
Ey
müminlerin amiri! Bunu iyi düşün ve anla, yüce Allah Zümer suresinde; 39/18.
Onlar ki, sözü dinler de en güzeline uyarlar. İşte bunlardır, Allahın
kılavuzladıkları; işte bunlardır, akıl ve gönül sahipleri. Buyurmuştur. Ve
yüce Allah’ın şu ayetinde buyurduklarına kulak ver: Maide suresinde; 5/65-66.
Eğer Ehlikitap, iman edip korunsaydı, onların kötülüklerini mutlaka örter ve
kendilerini bol nimetli cennetlere mutlaka sokardık. Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine
indirilmiş olanı gerektiği şekilde uygulasalardı hem üstlerinden hem
ayaklarının altından rızıklanacaklardı. Buyurmuştur. Ve yine Araf
suresinde; 7/96. O medeniyetlerin halkı inanıp korunsalardı, elbette ki
üzerlerine gökten ve yerden bereketler saçardık. Ama yalanladılar, biz de
onları kazanır olduklarıyla yakalayıverdik. Buyurmuştur.
Ey
müminlerin amiri! Bilmiş ol ki, Allah kullara yapılacak işleri kesin olarak
takdir edilmiş yapmamıştır, fakat şöyle yaparsanız size böyle yaparım, böyle
yaparsanız size şöyle yaparım diyor ve onları ancak yaptıkları işlere göre hak
ettikleri karşılıkları veriyor. Allah kendine ibadet, dua edilmesini ve
kendinden yardım dilenilmesini emrediyor. Eğer kullar Allah2ın katında olan
mükâfatı isterlerse, Allah onlara yardım eder ve iyiliği elde etmek,
kötülükleri bırakmak konusunda onlara Allah’ın yardımına mazhar kılmış olmakla
kolaylık gösterir. Allah’a boyun eğmiş olup yanındakini, yani âhiret mükâfatını
isteyen kişi hakkında Allah’ın hükmü budur ki bence de söz budur.
Ey
müminlerin amiri! Dikkatli ol, sakın “Allah
yasaklamış olduğu şeyi kullarına takdir etmiştir, kulları ile emrettiği şeyin
arasına girmiştir, kulları arasına kaza ettiğinin tersine davet eden
peygamberler göndermiştir. Sonra, doğru yola gitmelerine müsaade etmediği
halde, emirlerine uymuş olmayan kullarına sonsuza dek azap edecektir” deme,
çünkü Allah zalimlerin iftiralarından uzaktır, arınmıştır ve yücedir.
Bu
cahiller kime itiraz ettiklerinin farkındalar mı? Onlar Nisa suresinde; 4/170.
Artık inanın ona ki hayrınıza olsun. Diyen yüce Allah’a itiraz ediyorlar.
Cahiller
derler ki: Onlar iman edemezler.
Yüce
Allah, Ahkaf suresinde;46/31. Allah’ın davetçisine uyun. Buyurmuştur.
Cahiller
derler ki: Allah, onlarla uyma arasına girmiştir.
Yüce
Allah, Hadid suresinde; 57/21. Rabbinizden bir affa ve Allah ile resulüne
inananlar için hazırlanmış bulunan, genişliği de yerle göğün genişliği kadar
olan cennete doğru yarışarak koşun.
Cahiller
derler ki: Onlar nasıl yarışabilirler? Allah onlara kesin olarak hareketleri
konusunda zorlama yapmıştır.
Yüce
Allah, İnşıkak suresinde; 84/20. Peki onlara ne oluyor da iman etmiyorlar? !
Diye sormaktadır. Cahiller derler ki: Çünkü Allah onları iman etmekten alıkoymuş ve
küfre daldırmıştır.
Yüce
Allah, Ali İmran suresinde; 3/70. Ey Ehlikitap! Gerçeğe tanık olup
durduğunuz halde, Allah’ın ayetlerini neden inkâr ediyorsunuz? Diye onlara
sormaktadır.
Cahiller
derler ki: Çünkü Allah onların kâfir olmalarını takdir edip, bu şekilde
bırakmıştır. Cahillerin bu şekildeki davranışları, Allah’a karşı itiraz ve kötü
niyettir. Bundan vazgeçmeleri için yukarıda da denildiği gibi, Nisa suresinde; 4/170.
Artık inanın ona ki hayrınıza olsun. Buyrulmuştur.
Cahiller
derler ki: Allah’ın, “Size kaza
ettiğimden vazgeçin. Bu sizin için daha hayırlıdır” demek istediğini
zannediyorlar. Yüce Allah Taha suresinde; 20/61. “Yazıklar olsun size, yalan
düzerek Allah’a iftira etmeyin.” Buyurmuştur. Ve Enam suresi ve İsra
suresinde; 6/152 ve 17/34. “Yetimin malına yaklaşmayın. Ancak rüştüne
erişinceye kadar en güzel yolla ilgilenme hali müstesna. Buyrulmuştur.
Ayrıca İsra suresinde; 17/32. Zinaya yaklaşmayın. Buyrulmuştur. Ve bir
başka konuda 17/33. Allah’ın saygıya layık kıldığı cana haklı bir sebep
yokken kıymayın. Buyurmuştur. Ve Bakara suresinde; 2/41. Benim
ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın. Buyrulmuştur. Cahiller Kuran-ı
Kerim’deki bunlara benzer bütün ayetlerden, Allah kaza ve kaderinden kullarını
yasaklamış olduğu manâsını çıkarıyorlar. Yine Allah peygamberine helal
yaptığı bir şeyi haram ettikten sonra kendi belirlemesi ile iş yapar olmasından
dolayı onu azarlamıştır” diyorlar, Allah ise Saff suresinde; 61/1.
Ey peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu
isteyerek neden haramlaştırıyorsun? Buyurmuştur. Cahiller diyorlar ki: “Allah, Peygamberine kesin bir belirleme
yapıyor, sonra ona izin veriyor, sonra da yaptığı işten dolayı onu azarlıyor” Allah
ise Tövbe suresinde; 9/43. Allah seni affetsin; neden onlara izin verdin. Buyurmuştur.
Her Peygamber hata işlediği takdirde bunu Rabbine değil, kendine nispet eder.
Allah’ın konuşturduğu Hüdhüd Neml suresinde; 27/24. “Onu ve toplumunu Allah’ı bırakıp güneşe secde
eder buldum. Şeytan onlara, yapıp ettiklerini süslü gösterip onları yoldan
saptırmış. Dediği buyrulmuştur. Bu şekilde Kuran-ı Kerim’de birçok ayetler
vardır.
Ey
müminlerin amiri! İşte cevaplandırılmasını istediğin soruları böylece apaçık
anlatma ile cevaplamaya çalışmış oldum. Bu mektup üzerinde dur ve iyi düşün,
çünkü Yunus suresinde; 10/57. Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt,
gönüller derdine bir şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet geldi. Buyrulmuştur. Mektup (risale) tamam oldu…
HASAN BASRİ